23 Ağustos 2026 Pazar

Mahfi Eğilmez: Liyakatsizlik Umutları Yok Ediyor!

Ekonomist Mahfi Eğilmez, kendi blogunda yayımladığı makalesinde liyakat ve biat kavramlarını mercek altına alarak, devlet yönetiminde yeterliliğin yerini sadakatin almasından kaynaklanan toplumsal ve kurumsal etkileri ele aldı.

Eğilmez, yazısında şunları dile getirdi:

“Bir ülkede devletin makamları, ehliyet yerine sadakate dayandırıldığında kaybolan yalnızca liyakat olmadı; adalet anlayışı, kamu kurumlarına duyulan güven ve geleceğe dair umudun da zedelendiği bir gerçek.”

Liyakat, basit anlamıyla yapacak kişinin o iş için gerekli bilgi, deneyim ve yeteneklere sahip olduğuna dair bir güven duymaktır. Bir bireyin hangi ideolojiye veya sosyal çevreye ait olduğundan ziyade, o pozisyonda işi yapma yeteneğine öncelikle dikkat edilmelidir.

Biat, bireyin kendi iradesini bir otoritenin kontrolüne teslim etmesi ve ona koşulsuz bağlılık göstermesidir. Bu durum devlet yönetiminde belirgin bir hâl almaya başladığında, sonuçları oldukça olumsuz yönde gelişir. Devletin, her söyleneni onaylayan insanların yanı sıra; işini bilen, sorumluluk alabilen, gerektiğinde itiraz edebilen ve toplumun yararını kendi menfaatleri üzerinde tutabilen bireylere ihtiyacı vardır.

Yöneticinin etrafında sadece onu destekleyen kişilerin bulunması onun güç sahibi olduğunu göstermez. Tam tersine, bu durum bazen gerçekleri söyleyebilecek kimsesizliği ifade edebilir.

Liyatkatsız bir ortamda güven azalır

Sadakatin liyakatın önüne geçtiği bir toplumda, bireylerin yükselme kriterleri de değişir. Kişiler, çalışmak, öğrenmek ve kendilerini geliştirmek yerine, yetki sahibi kişilere yakın olmaya yönelik yollar aramaya başlar. Genç bireylerin karşısında iki yol belirir: Kendini geliştirerek yükselmek mi, yoksa uygun çevrelere girmek mi?

Eğer bir toplum ikinci seçeneği daha cazip bulmaya başlarsa, burada bireysel adaletsizliklerin ötesinde ciddi bir yönetim krizi ve kurumsal sorunlar olduğu söylenebilir. Zira liyakatin eksik olduğu bir ortamda, haksızlıkla birlikte devlete ve kamu kurumlarına duyulan güven de sarsılmaktadır.

Bir kişi, hak ettiği bir pozisyona gelememesi durumunda yalnızca kendi hakkının ihlal edildiğini düşünmez. Zamanla, kurallara güvenmektense ilişkilere güvenmeye yönelir. “İşini iyi yaparsan terfi edersin” anlayışının yerini, “Doğru kişiyle tanışırsan terfi edersin” anlayışı alabilir. Bir kurumsal kültür için bu durumdan daha tehlikeli çok az şey vardır.

Liyakat, yalnızca yakınlarımızın haklarını korumakla sınırlı değildir. Asıl değeri, aynı zamanda sevilmeyen bireylerin haklarını da koruduğunda kazanır. Bu yüzden, devlet yönetiminde sorulması gereken temel soru “Bizden mi?” değil, “Yeterli mi?” olmalıdır. Kamu görevi herhangi bir partiye, lidere, gruba ya da bireye ait değildir; kamusal görev millete aittir. Makamdaki kişi de, o makamın sahibi değil, belirli bir süre için o görevi üstlenen bir kişidir. Devlete olan sadakat; yasalara uymak, görevini dürüst bir biçimde yerine getirmek, kamu kaynaklarını kişisel menfaatler için kullanmamak ve yanlış gördüğünde bunu dile getirebilmektir. Gerekli durumlarda kendi yöneticisine itiraz edebilmek, ihanet değil, kamu görevine duyulan sadakatin bir gereğidir.

Bireyler, çalışmalarının anlamını sorgulayabilir

Asıl tehlike, bireyin pozisyonunu kaybetmemek adına bildiği yanlışlara sessiz kalması ya da bu yanlışları alkışlamaya başlamasıdır. Böyle bir atmosferde, insanlar doğru olanı söylemektense hangi sözün daha güvenli olduğu üzerinde dururlar. Sonuç olarak, herkes konuşuyormuş gibi görünse de, gerçekten kimse bir şey söylemez. Böyle bir ortamda, kararlar artık liyakat üzerinden değil, sadakat temelinde alınmaya başlar. Kurumlar yavaş yavaş içlerini boşaltır; en yetenekli bireyler sistemden uzaklaşır, bazıları başka fırsatlara yönelirken, bazıları geri çekilmeyi tercih eder ve bazıları ise “Değişmez” diyerek mücadeleden vazgeçerler.

Liyakat eksikliği, yalnızca yanlış kişilerin pozisyon alması gibi bir sorun oluşturmaz. Daha da önemli bir kayıp, doğru insanların artık bu pozisyonlara talip olmaktan vazgeçmesidir. Bireylerin çalışması, öğrenmesi ve kendisini geliştirmesi anlam kazandığında, bunu teşvik eden inanç, emeğinin bir gün karşılığa ulaşacağına dair bir umuttur. Kişi, “Kendimi geliştirirsem, işimi iyi yaparsam, hakkım olan yere ulaşabilirim” diyebildiğinde, geleceğe umutla bakabilir. Bu güven zayıfladığında, insanlar yalnızca bir görevi veya makamı kaybetmekle kalmaz; bununla birlikte kendi emeklerinin değerini sorgulamaya başlarlar.

Bir devlet sadece kötü yöneticiler yüzünden kaybetmez. Asıl kayıp, iyi insanların zamanla umutsuzluğa kapılmasıyla ortaya çıkar. Bu nedenle liyakat sorununu basit bir atama veya kadro meselesi olarak değerlendirmemek gerekir. Asıl mesele, aslında nasıl bir devlet arzuladığımızdır: Kişilere adayan bir devlet mi, yoksa kişilerin değişmesine rağmen ilkelerinin ve kurumlarının sürdürülebilir olduğu bir devlet mi?

Sağlam bir devlet yapısında bireyler, görev sahiplerine değil, hukuka ve kurumlara güvenecek şekilde yetişmelidir. Bir makama ulaşmanın yolu, doğru kişiye yakın olmaktan değil, o görevi hak etmekten geçmelidir.

Çünkü eğer bir makam için gerekli olan unsurlar, yeterlilik değil de sadakat haline gelirse, sorun yalnızca yanlış insanların göreve gelmesiyle sınırlı kalmaz. Bir müddet sonra insanlar doğru yerde olmanın değil, doğru kişilere yakın olmanın daha önemli olduğuna inanmaya başlarlar.

Liyakat, bireylere şu güveni verir: “Çalışırsam, öğrenirsem ve kendimi geliştirirsem, hakkım olan yere gelme imkanım vardır.”

Bu güven yok olduğunda, yalnızca liyakat değil; adalet duygusu, kurumsal güven ve geleceğe dair umuda dair pek çok şey kaybolur.”