Elazığ Haber Ajansı

Türkiye’nin PISA 2025 Başarısının Sırları: Hangi Faktörler Etkili?

Türkiye, fen bilimleri ve okuma alanlarında Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) ortalamasını ilk kez geçti. Matematikte ise OECD standartlarına oldukça yakın bir başarı elde edildi.

Bu sonuçlar, Türkiye'nin 2015 yılından bu yana sürdürdüğü yükseliş trendini pekiştirdiğini gösteriyor.

Fakat uzmanlar, ortalama puanların eğitimdeki eşitsizlikleri ve dijital beceriler konusundaki eksiklikleri tam anlamıyla yansıtmadığına dikkat çekiyor.

Türkiye'nin bu yükselişi, OECD ortalamalarının üç alanda da PISA tarihi itibarıyla kaydedilen en düşük seviyelere indiği bir dönemde gerçekleşti.

BBC Türkçe'den Fundanur Öztürk'e açıklama yapan Yeditepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Yelkin Diker Coşkun ve Eğitim Reformu Girişimi (ERG) Politika Analisti Özgenur Korlu, Türkiye’deki merkezi sınavların PISA ile örtüşmesinin yükselişe katkıda bulunduğunu düşünüyorlar.

Türkiye'nin Puanlarındaki Artış Ne Boyutta?

PISA, öğrencilerin yalnızca müfredat bilgilerini değil, bu bilgileri gerçek yaşamda nasıl uygulayabildiklerini değerlendiriyor.

OECD'nın Türkiye hakkındaki verilere göre, 2025 uygulamasında 91 ülke ve ekonomik birimden 760 binden fazla öğrenci yer aldı.

Ülkede 203 okuldan toplam 7 bin 702 öğrenci sınava katıldı. Bu örneklem, Türkiye'deki 15 yaş grubundaki öğrencilerin yaklaşık %72'sini temsili bir biçimde kapsıyor.

OECD istatistiklerine göre Türkiye'nin fen bilimleri notu 2022'ye kıyasla 18 puan, okuma 16 puan, matematik ise yaklaşık 9 puan artış gösterdi.

Sınavda asgari yeterliliği sağlama oranı da yükseldi.

Bu oran Türkiye'de fen bilimlerinde %81, okuma %76 ve matematikte %64 olarak belirlendi.

OECD ortalamaları ise sırasıyla %74, %69 ve %65 seviyesinde bulunuyor.

MEB verilerine göre, Türkiye, katılımcı ülkeler arasında fen bilimlerinde 34'üncülükten 19'unculuğa, okuma alanında 36'ncılıktan 18'inciliğe, matematikte ise 39'unculuktan 28'inciliğe tırmandı.

Bakan Yusuf Tekin'in Değerlendirmesi Nasıldı?

Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, bu sonuçları "tarihî bir başarı" şeklinde tanımladı.

Tekin, Türkiye'nin fen ve okumada ilk kez OECD ortalamasını aşmayı başardığını, matematikte ise ortalamaya yaklaştığını ifade etti.

Bakan, son 20 yılda eğitime yapılan yatırımların, yeni dersliklerin oluşturulmasının ve öğretmen ile öğrenci sayısının azaltılmasının bu başarıda etkili olduğunu vurguladı.

Ayrıca, taşımalı eğitim ve yatılı okullar gibi eğitime erişimi artıran uygulamaların yanı sıra, FATİH Projesi çerçevesinde sağlanan dijital altyapı ve cep telefonu sınırlamalarına da değindi. Ancak PISA'nın hangi politikaların başarıda ne kadar etkili olduğunu doğrudan ölçemediğini belirtti.

Korlu, Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli'nin 2024 itibarıyla kademeli olarak uygulanmaya başlayacağını ve elde edilen sonuçların bu modelle ilişkilendirilemeyeceğini belirtti.

Yükselişin Nedenleri Neler?

BBC Türkçe'ye görüş bildiren Prof. Dr. Yelkin Diker Coşkun, bu sonuçların kendisi için sürpriz olmadığını açıkladı.

Coşkun, bunun temel nedenini, son yıllarda Liselere Geçiş Sistemi (LGS) sınavındaki soruların PISA ile benzerlik taşımakla özdeşleştiriyor.

Fen ve matematikte uygulama, analiz ve yorum yapmayı gerektirirken, Türkçe alanında ise uzun metinler ve tablo gibi farklı bilgi türlerini bir arada okuma sorularının sayısının arttığını ifade etti.

Coşkun, "Son iki üç yıldır LGS sınav yapısının PISA ile oldukça uyumlu olduğunu düşünüyorum." diyerek, öğrencilerin erken yaşlardan itibaren bu tarz sorulara yönelik bir hazırlık süreci geçirdiklerinin altını çiziyor.

Bu durumun, öğrencilerin üst düzey düşünme becerileri açısından bir hazır bulunuşluk sağladığını belirten Coşkun, başarıyı öğrencilerin, öğretmenlerin ve ailelerin sınav hazırlıklarına bağlı bir süreç olarak değerlendiriyor.

Özgenur Korlu, merkezi sınav sorularının PISA ile örtüşmesinin, 2015 yılından bu yana görülen ilerlemedeki katkısını vurguladı. "PISA, öğrencinin bildiğini değil, o bilgiyi gerçek hayata nasıl uyarladığını ölçüyor." diyen Korlu, öğretim materyalleri ile LGS ve YKS sorularında bu yaklaşımın daha belirgin hale geldiğini kaydetti.

Korlu, 2022 yılında yaşanan pandeminin yarattığı dezavantajların, hem Türkiye'de hem de diğer ülkelerde sonuçlara yansıdığını unutmamak gerektiği ifade etti.

Ancak Türkiye özelinde fen bilimlerindeki artışın, yalnızca OECD ortalamasındaki düşüşle açıklanamayacağına dikkat çekti.

Ortalama Puanların Arka Planında Hangi Eşitsizlikler Var?

Korlu, "Genel ortalamalar hikayenin yalnızca bir kısmını yansıtıyor." diyerek sosyoekonomik farklılıklara vurgu yaptı.

Korlu, OECD'nin şu an için yalnızca ilk raporunu yayımladığını ve daha kapsamlı değerlendirmeler için gelecek raporların beklenmesi gerektiğini de belirtti.

OECD'ye göre Türkiye'deki öğrencilerin %32'si, sınava katılan ülkeler arasında değerlendirildiğinde en dezavantajlı sosyoekonomik dilim olan alt dörtte birlik grupta yer alıyor.

Bu öğrencilerin fen puanı 466 ile benzer durumdaki öğrenciler arasında en yüksek sonuçlardan birini almış durumda.

Buna karşılık Türkiye’nin en avantajlı ve en dezavantajlı %25'lik grupları arasında fen alanında 81 puanlık bir fark olduğu gözlemleniyor.

OECD, ayrıca bu farkın 2015-2025 arasında genişlediğini ifade ediyor.

Korlu, bu nedenle geride kalan öğrencileri destekleyecek "eşitlikçi ve adalet temelli müdahalelerin" devam etmesi gerektiğini vurguluyor.

Cinsiyet temelinde de sonuçlarda belirgin bir ayrışma gözlemlenmekte. Kız öğrencilere okuma alanında erkeklerden 22 puan daha yüksek iken, matematikte erkekler kızlardan 18 puan daha yüksek sonuçlar elde etti.

PISA 2025'te ilk kez ölçülen hesaplamalı problem çözme alanında Türkiye 473 puan alırken, OECD ortalaması 500 puan olarak kaydedildi.

Yapay zeka ve dijitalleşmenin eğitim üzerindeki etkisi tartışılırken bu 27 puanlık fark, göz önünde bulundurulması gereken önemli göstergelerden biri haline geldi.

Coşkun, asgari yeterlilik düzeyindeki artışı özellikle önemli buluyor.

Üst düzey başarı gösteren öğrencilerin oranındaki artışın da ilerlemenin yalnızca belirli bir öğrenci grubuyla sınırlı kalmadığını gösterdiğini dile getiriyor.

Coşkun, bu sonucun önemli bir başarı olduğunu vurgularken, okul türleri ve sosyoekonomik seviyelere göre yapılan ayrıştırmanın detaylı raporlarla ele alınması gerektiğini ifade ediyor:

"PISA belirli bir örneklemle çalışıyor. Bu başarıyı gösteriyor; ancak dağılımın nasıl oluştuğuna da bakmak lazım."

Türkiye Önceki PISA Uygulamalarında Nerede Bulundu?

Türkiye, PISA'ya ilk katılımını 2003 yılında gerçekleştirdi. O yıl fen bilimlerinde 434, okuma alanında 441, matematikte ise 423 puan aldı.

Puanlar 2015'te sırasıyla 425, 428 ve 420'ye kadar geriledi. 2018 yılında fen bilimleri 468'e, okuma 466'ya ve matematik ise 454'e yükselmeyi başardı.

2022 yılında fen bilimleri puanı 476'ya çıkarken okuma 456'ya düştü; matematik ise büyük ölçüde 453 ile aynı seviyede kaldı.

2025 sonuçları ise üç alanda da 2022'nin üzerinde bir başarı gösterdi. Ancak katılımcı ülke sayısının 2003'te 41'den 2025'te 91'e yükselmesi, sıralamaların yıllar arasında tek başına karşılaştırılmasını yanıltıcı hale getirebiliyor.

Uzmanlar, asıl olarak puanlardaki uzun dönemli değişim ve başarının çeşitli öğrenci gruplarına ne ölçüde yayıldığının takip edilmesi gerektiğini belirtiyorlar.

LGS Soru Dönüşümü Nasıl Gerçekleşti?

Coşkun’a göre son yıllarda "zorlaştığı" yönünde eleştirilen LGS sorularının pek çok kısmı, PISA'nın ölçmeye çalıştığı becerilere yaklaşmış durumda.

Fen sorularında, öğrencilerden yalnızca bilgiyi hatırlamak değil; deneylerin olası sonuçlarını analiz etmek ve matematiksel becerileri kullanarak çözümler üretmeleri bekleniyor.

Türkçe alanında ise uzun metinleri, tabloları ve çeşitli bilgi türlerini bir arada yorumlama becerisi önem kazanıyor.

Coşkun, bazı sorular için "Bu Türkçe sorusu mu, fen sorusu mu?" tepkisinin verilmesinin, bu disiplinler arası yapının getirdiği bir durum olduğunu savunuyor.

Öğrencilerin beşinci ya da altıncı sınıftan itibaren bu tip sorularla karşılaştığı için 15 yaşına geldiklerinde PISA'nın bağlam temelli ölçüm tarzına daha dikkatli hazırlandıklarının anlaşılabilir bir durum olduğunu dile getiriyor.

Ancak bu benzerlik, PISA'nın yalnızca sınav tekniğiyle açıklanabileceği anlamına gelmiyor.

Coşkun, önemli olanın öğrencinin bilgiyi farklı durumlarda kullanabilmesi, bağlantı kurabilmesi ve çıkarımda bulunabilmesi için eğitim sisteminde bu yaklaşımın daha fazla görünürlük kazanması gerektiğini düşünmekte.

Coşkun, yükselişi tek bir değişikliğin sonucu olarak görmek yerine "eklektik bir başarı" olarak tanımlıyor.

Standart sınavlardaki dönüşüme ek olarak öğrencilerin, öğretmenlerin ve ailelerin hazırlık süreçlerinin birbirini desteklediğini vurguluyor.

Beceri odaklı eğitimde yapılan vurgunun da bağlama dayalı düşünme ve disiplinler arası etkileşim kurma yönünden sonuçlara katkı sağladığını düşünüyor.

Hesaplamalı Problem Çözme Ne Ölçüyor?

Korlu, PISA 2025'in en dikkat çekici yeniliklerinden birinin hesaplamalı problem çözme alanı olduğunu belirtiyor.

Bu bölümde öğrencilere önceki bilgilerine dayanmadan bir problem sunuluyor; dijital araçlarla model kurmaları, veri üretip analiz etmeleri, deney yapmaları ve daha sonra geliştirdikleri çözümler içindeki hataları bulup düzeltmeleri bekleniyor.

Korlu'ya göre, bu beceriler, yapay zeka ve dijital teknolojilerin eğitim üzerindeki etkisini izlemek açısından giderek daha da önemli bir hale geliyor.

Ancak bu alan, tüm ülkeler için yeni olduğundan, ilk sonuçların kesin bir performans değerlendirmesi veya uzun vadeli bir sıralama olarak algılanmaması gerektiğini vurguluyor.

Türkiye ile OECD arasındaki farkların, eğitimde yapay zeka ve dijitalleşme konusundaki araştırmalar çerçevesinde takip edilmesi gerektiğini ve ölçüm yöntemine uygun araçlar ile öğrenme ortamlarının geliştirilmesinin önem taşıdığını belirtiyor.

Yeni Yoksunluk Göstergesi Neyi Ortaya Çıkarıyor?

Korlu'nun dikkat çektiği bir diğer yenilik, OECD'nin maddi ve sosyal yoksunluğu daha somut bir şekilde ölçmek için kullandığı yeni göstergelerdir.

Önceki öğrenci anketlerinde evde hangi eşyaların bulunduğu sorulurken, yeni yaklaşım belirli bir imkana neden erişilemediğini de sorguluyor.

Uygun ayakkabı veya yeni kıyafet almakta zorluk, evde banyo ya da duş gibi imkanların bulunmaması maddi yoksunluk kapsamında değerlendirilirken; sosyal yoksunluk göstergesi ise ücretli boş zaman etkinliklerine, açık hava ekipmanlarına ve evde kullanılabilecek oyun araçlarına erişimi kapsıyor.

Korlu'nun aktardığı verilere göre, Türkiye'deki öğrencilerin %41,6'sı en az bir tür yoksunluk bildirdi.

Korlu, bu göstergenin genel puanlardaki artışın yanı sıra çocukların iyi olma hali ve eğitim koşullarındaki eşitsizliklerin de izlenmesi gerekliliğini ortaya koyduğunu ifade ediyor.

Korlu'ya göre, dezavantajlı öğrencilerin performansındaki gelişimlerin önemli olduğu kadar, bu grubun genişliği, ekonomik ve sosyal desteklerin eğitim politikası için önemli bir başlık olmaya devam etmekte.”