Elazığ Haber Ajansı

Yılmaz: KKM Rezervleri 188,2 Milyar Dolarla Zirveye Ulaştı!

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ile Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanı İbrahim Şenel, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde düzenlenen "Orta Vadeli Program Uluslararası Medya Buluşması" çerçevesinde yabancı gazetecilerle bir araya geldi.

Programda Orta Vadeli Program (OVP) hakkında bilgiler veren Yılmaz, OVP'nin kalkınma planlarıyla uyum içinde her yıl güncellenen, makroekonomik, mali ve yapısal politikalara yön veren temel bir çerçeve olduğunu vurguladı.

OVP'nin, makroekonomik öngörüler ile siyasal değişkenleri belirlemenin yanı sıra kamu gelirleri, harcamaları ve borçlanma çerçevesini de tanımladığını ifade eden Yılmaz, programın yıllık bütçenin hazırlanmasında bir temel oluşturduğunu ve ilgili dönem için reform gündemini belirlediğini dile getirdi.

Yılmaz, Türkiye'nin küresel ekonominin bir parçası olduğunu hatırlatarak, dünya genelinde meydana gelen değişimlerin ekonomik öngörüleri ve politikaları etkilediğini belirtti.

Küresel koşulların zorlu bir seyir izlediğini vurgulayan Yılmaz, şunları söyledi:

"Dünyada üretim düzeyine baktığımızda, beklenen seviye bir yıl önceki tahminlerin altında kalacak gibi görünüyor. Özellikle kırsal alanlar ve sanayi sektöründeki büyüme Türkiye için büyük bir önem arz ediyor; zira ihracatımızın belirli bir kısmı bu alanlardan gelmekte ve dolayısıyla dış talep ihracatımız açısından kritik bir rol oynamaktadır. Ticaret ortaklarımızı değerlendirdiğimizde, geçen yıl OVP'yi hazırlarken, ticaret ortaklarımızın büyüme oranına dair uluslararası tahmin yüzde 2,4 iken, bugün bu rakam yüzde 1,6'ya gerilemiş durumda."

"Savaş, küresel ekonomiyi etkiliyor"

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Yılmaz, sanayi üretimindeki yavaşlamanın dikkat çekici olduğunu belirterek, "Geçen yıl, bu yıl için yüzde 3,4'lük bir büyüme beklenirken, güncellenen tahminler bu yıl için yüzde 0,5'lik bir daralmayı işaret ediyor. Yani bölgede bir gerileme var. Bu, küresel ticaret koşullarının pek de elverişli olmadığını gösteriyor." dedi.

Bu durumu bölgedeki savaşla ilişkilendiren Yılmaz, yaşanan olayların bütün küresel ekonomiyi, özellikle Avrupa'yı etkilediğini, bu etkinin Türkiye'nin ticaret performansına da yansıdığını ifade etti.

Yılmaz, geçen yıl hazırlanmış olan geniş kapsamlı programda Brent petrol fiyatlarının varil başına 64,3 dolar olması öngörüldüğünü hatırlatarak, bugün yapılan hesaplamalarda ortalama fiyatın 89,3 dolara yükseldiğini, yani ciddi bir artışın gözlemlendiğini dile getirdi.

Bu durumun enerji dışı emtia fiyatları için de geçerli olduğunu belirten Yılmaz, enerji dışı emtia fiyatlarının da artış gösterdiğini ve küresel enflasyonun yukarı yönlü bir seyir izlediğini ifade etti.

Yılmaz, bu gelişmelerin OVP'deki öngörülerine nasıl yansıdığını şu şekilde aktardı:

"Daha önce büyüme oranımızın yüzde 3,8 olması bekleniyordu fakat bu öngörülerde revizeler yaptık. Şu an yüzde 3,3'lük bir büyüme oranı öngörüyoruz. Sanayi üretimindeki beklentiler de gözden geçirildi; geçen yılki tahminlerle karşılaştırıldığında farklı seviyelerde kalıyor. Yıl sonundaki tüketici fiyatları (TÜFE) tahmini yüzde 16 olarak belirlenmişti, ancak bu rakamı yüzde 28,4'e revize ettik. Merkez Bankası, çeşitli zamanlarda bu tahminleri güncelledi; ancak OVP yıllık olarak revize edildiği için, biz de bu güncellemeyi yıllık bazda gerçekleştirdik.

Bu revizyon, önceki dönemlerdeki revizyonlardan daha önemli. Bu plan üzerinde Merkez Bankası ile istişareler yürüyoruz. Dolayısıyla, bu, çeşitli ekonomik kurumların tahminlerinin bir araya gelmesi ve mevcut koşullar hakkında ortak değerlendirmeler yapılması sonunda ortaya çıkan bir tablo."

"Dış ticaret dengeleri de değişti"

Öngörülerin dış ticaret açığı gibi alanlarda benzer değişimlere de yol açtığını belirten Yılmaz, "Örneğin, daha önce 96 milyar dolar olarak beklenen bir kalem, bugün 105 milyar dolar seviyesine çıkmış durumda. Geçen yıla göre yaklaşık 9-10 milyar dolarlık bir farklılık var. Bunun temel nedeni, 63 milyar dolar olarak öngörülen enerji faturamızın şu anda 71 milyar dolara çıkmasıdır." dedi.

Turizm gelirleri beklentilerinde de 3 milyar dolarlık bir düşüş yaşandığını aktaran Yılmaz, burada 68 milyar dolarlık bir gelir öngörülürken, şu anda 65 milyar dolar tahmin edildiğini ve bu değişikliklerin cari işlemler dengelerini de etkilediğini ekledi.

Büyüme tahminlerine bakıldığında 2025 yılı için küresel ticaretin yüzde 5, küresel büyümenin ise yüzde 3,5 oranında olmasının beklendiğini belirtti.

Dünya ekonomisinin bu yıl yüzde 3, dünya ticaretinin de yüzde 3,5 oranında büyüyeceğine işaret eden Yılmaz, "İyi haber ise 2027 yılına dair uluslararası beklentilerin olumlu yönde oluşmasıdır. Küresel düzeyde büyümenin yüzde 3,4 olacağı tahmin ediliyor ve ticaretin, yani küresel ticaretin gelecek yıl yüzde 4,3 artacağı öngörülüyor. Bu durum, Türkiye gibi ihracatçı ülkeler açısından özellikle sevindiricidir." dedi.

Enerji fiyatlarındaki arz kaynaklı yukarı yönlü baskıya bakıldığında, özellikle savaştan kaynaklanan etkilerle birlikte enerji ve enerji dışı emtialarda belirgin bir artış görüldüğünü belirten Yılmaz, aynı zamanda bir yavaşlama ve gerilemenin de söz konusu olduğunu, fakat fiyatların geçmiş seviyelerden çok daha yüksek olduğunu ifade etti.

"Türk lirasına olan güven arttı"

Verilere göre Türkiye'deki toplam yatırımların toplam tüketimden daha hızlı bir şekilde büyüdüğünü belirten Yılmaz, şu ifadeleri kullandı:

"Bu durum, Türkiye’deki büyümenin kalitesi açısından oldukça önemlidir. Verilere göre büyüme daha dengeli, verimli ve sürdürülebilir bir biçim alıyor. Bu da makul bir büyüme seviyesi ile enflasyonla mücadelemize yardımcı olmaktadır. Bazı gözlemciler ve basın mensupları bu konuya dikkat çekiyorlar. Yani büyüme ile enflasyonla mücadele arasındaki tutarlılığın ne olduğu soruluyor. Burada doğru yönde ilerlediğimiz ve büyüme kaydettiğimiz açıktır. Ancak bu büyüme, enflasyonla mücadele programımızla çelişmiyor. Daha dengelidir ve hem üretim kapasitemizi hem de verimliliğimizi artırmaktadır. Bu da çeşitli sektörlerdeki enflasyon sorunlarını aşmamıza ve aynı zamanda enflasyonu düşürme programımızı uygulamamıza yardımcı olmaktadır. Türk lirasına olan güvenin arttığı da bu verilerden net bir şekilde görülebiliyor."

Yılmaz, üç yıl önce döviz mevduatlarının son derece yüksek olduğunu, Türk lirası mevduatlarının ise oldukça düşük seviyelerde bulunduğunu hatırlattı. Ancak günümüzde Türk lirası mevduatlarının neredeyse iki katına çıktığını, döviz mevduatlarının ise yüzde 40'ın altına düştüğünü ifade etti. Yılmaz, "Türk ekonomisi için kritik bir şart olan döviz korumalı mevduatlar artık sıfır seviyesine indirilmiş durumda. Yani tamamen ortadan kaldırıldılar ve bunu, finansal piyasalara veya mali istikrara zarar vermeden, sorunsuz bir şekilde başarabildik." dedi.

Yılmaz, bu üç yıl boyunca elde edilen en önemli başarıların başında bu koşullu yükümlülüğün sona ermesi ve Türk lirasının değerinin güçlendirilmesi olduğunu vurguladı. "Bu güçlü artışa baktığımızda, aslında rezervlerimizde başka önemli bir gelişme daha görmekteyiz. 2023 yılının Mayıs ayında, toplam rezerv, yani brüt rezervler 98,5 milyar ABD dolarıydı. Bugün, 28 Ağustos 2026 itibarıyla, rezervlerimiz 188,2 milyar dolara kadar yükseldi, yani rezervlerimizde neredeyse 90 milyar dolarlık bir artış yaşandı." ifadelerini kullandı.

Bu durumun oldukça büyük bir gelişme olduğuna ve son aylarda altın fiyatlarındaki düşüşe rağmen gerçekleştiğine dikkat çekti.

"Şirket borçlarının GSYİH'ya oranı kabul edilebilir düzeyde"

Rezervlerde önemli bir artış yaşandığını belirten Yılmaz, açıklamalarını şöyle sürdürdü:

"Risk göstergesi olarak değerlendirdiğimiz CDS'ye baktığımızda, Mayıs 2023'te 700 puanın üzerinde iken şu anda 220'nin altında. Yani risk primlerinde büyük bir azalma söz konusu ve bu durum kamu ve özel sektör için, özellikle döviz cinsinden krediler açısından borçlanma maliyetleri bakımından oldukça kayda değer. Kamu borcumuzun Gayri Safi Yurt İçi Hasıla (GSYİH) oranı yaklaşık yüzde 20 civarında; kesin rakam yüzde 23,9, GSYİH'mizin yüzde 24'üne yakındır, oysa bu oran gelişmekte olan ülkelerde neredeyse yüzde 80, gelişmiş ekonomilerde ise yüzde 100'ün üzerindedir. Türkiye’de bu oran yaklaşık yüzde 10, gelişmekte olan piyasalarda yaklaşık yüzde 46 ve gelişmiş ekonomilerde ise neredeyse yüzde 68'dir.

Ayrıca şirket borçlarının GSYİH’ya oranı da Türkiye’de oldukça makul seviyelerde. Türkiye’de bu oran yüzde 38,9 civarında, gelişmekte olan ülkelerde yüzde 52,4, gelişmiş ülkelerde ise neredeyse yüzde 90'dır. Bu oldukça önemli bir konu çünkü salgınlar sonrasında birçok ülke borç yükünü artırmıştır ve bu durum bazı politikaların uygulanması açısından ciddi kısıtlamalara neden olmaktadır. Türkiye, borç göstergeleri açısından incelendiğinde, bu küresel koşullarda önemli bir avantaja sahip olma konumundadır. Bu veriler 2025 yılına aittir."

Programın ardından basın mensuplarının sorularını yanıtlayan Yılmaz, Türkiye'nin bu yıl COP31'a ev sahipliği yapacağını, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığının bu önemli zirveye yönelik hazırlıklar yaptığını belirtti.

Türkiye'nin uzun vadeli karbon salınımı hedefleri doğrultusunda çalışmalarını sürdürdüğünü aktaran Yılmaz, fosil enerji ithalatçısı bir ülke olarak iklim gündeminin makroekonomik politikalarla uyumlu olması gerektiğine inandıklarını dile getirdi.

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Yılmaz, sözlerine şöyle devam etti:

"Yeşil ekonomide kaydedilecek ilerlemeler yalnızca iklim hedeflerimize katkı sağlamakla kalmayacak, aynı zamanda cari açığı azaltarak ve iç kapasitemizi artırarak makroekonomik istikrarımızı da güçlendirecektir. Türkiye'nin kalkınma hedeflerini iklim hedefleri ile birleştirebildiğini düşünüyorum ve bu bağlamda gelişmekte olan bir ülke olarak iklim hedeflerine büyük önem veriyoruz. Bu yeşil gündem, kalkınma hedeflerimizle çelişmiyor; aksine, bizim için bir güçlendirici unsurdur. Kalkınma Stratejimizin ve 12. Kalkınma Programımızın temel direği yeşil ve dijital dönüşümdür. Türkiye'nin kalkınma stratejisi, iklim hedefleriyle açıkça uyum içerisindedir."

Uluslararası kuruluşların gerçeklere göre hedeflerini ve amaçlarını güncellediklerini ifade eden Yılmaz, dünya genelindeki dönüşümlere bakıldığında ticaret ve gümrük savaşları, sahadaki çatışmalar ile Avrupa, ABD ve diğer bölgelerdeki yeni korumacı gündemin, programın kontrolü dışındaki unsurlar olduğunu aktardı.

Uzun vadede önemli olanın dış faktörlerden çok programın kendisi olduğunu belirten Yılmaz, dış etkenlerin zaman çizelgeleri ve tahminler üzerinde belirli etkiler yaratabileceğini ama programın ana yönünü değiştirmediğini ifade etti.

Makroekonomik tahminlerini gözden geçiren tek ülkenin Türkiye olmadığını vurgulayan Yılmaz, "Sahadaki gerçeklere uyum sağlayan dinamik bir program bünyesinde çalışmasaydık eleştirilere maruz kalırdık. Ancak hedeflerimiz, ana yönelimimiz ve çerçevelerimiz değişmiyor. Bunlar, fiyat istikrarı, sürdürülebilir büyüme ve sosyal refahtır, bu doğrultuda çabalarımıza devam edeceğiz." dedi.

"Yeni ekonominin gerçekliklerinin farkındayız"

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Yılmaz, Asya'nın küresel ekonomide yükselişinin farkında olduklarını, bir süre önce Asya ile ticareti artırma çabalarında bulunduklarını ifade etti ve bu süreçlerin devam edeceğini söyledi.

Türkiye'nin ticari ilişkilerini çeşitlendirmesi gerektiğine inandıklarını belirten Yılmaz, "Bunu enerji piyasaları ve başka birçok alanda başararak, ekonomimize yönelik riskleri azaltıyoruz. Pazar çeşitlendirmesi ticaret politikamızın bir parçasıdır. Japonya ile dostane ilişkiler geliştirmekteyiz ve onlarla işbirliğimize devam etmekteyiz." dedi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Japonya Başbakanı Takaiçi Sanae arasında verimli ve yapıcı görüşmelerin gerçekleştiğini ifade eden Yılmaz, birçok alanda Japonya ile işbirliklerinin sürdürüleceğini kaydetti.

Asya ve Çin'in dünya ekonomisinde yükselişte olduğuna dikkat çeken Yılmaz, şunları ekledi:

"Bu olguların bilincindeyiz ve kendimizi bu gerçekliklere göre uyarlamaya çalışıyoruz. Aynı zamanda, kurallara dayalı bir uluslararası ticaret sistemine de bağlıyız ve bu sistemin tüm dünyaya faydalı olduğuna inanıyoruz, destekliyoruz. Ancak yeni ekonominin gerçekliklerinin bilincindeyiz. Farklı ihtiyaçları doğuran artan bir korumacılık eğilimi var ve Türkiye, politikalarını bu gerçekliklere göre şekillendirmek durumundadır. Uluslararası kurallara bağlı kalmaya devam ederken, aynı zamanda hiçbir ortağımızın iç piyasalarımızı istikrarsızlaştırmak için farklı yöntemlere başvurmasına müsaade etmeyeceğiz.

Ortaklarımızla karşılıklı faydaya dayalı ilişkiler yürütmeye kararlıyız; temel politikamız aynen budur. Karşılıklı fayda esasına dayalı ilişkiler sürdürülebilir ve sağlam olur, aksi halde sadece tek tarafın kazanç sağladığı ilişkiler uzun vadede sürdürülebilir olamaz. Bu nedenle her zaman karşılıklı faydayı artırmaya kararlıyız; mesele yalnızca mal ticareti ile sınırlı kalmamalı, hizmet sektörünü de kapsamına almalıdır. Yani, yalnızca mallarda değil, hizmetlerde de dengeli bir ilişki inşa etmeliyiz. Finansal ilişkiler de büyük önem taşımaktadır. Büyük ticaret açığı verdiğimiz ülkeler, Türkiye’ye milyonlarca turist gönderiyor ya da Türkiye’de finansal yatırımları veya doğrudan yabancı yatırımları bulunuyor. Böylece ülkeler arasındaki dengeli, karşılıklı faydaya dayalı ilişkileri değerlendirirken genel ekonomik ilişkilere dikkat etmeliyiz; sürdürülebilir ilişkilerin yolu buradan geçmektedir."