Elazığ Haber Ajansı

Yeşil Bretton Woods: Ekonomik Dönüşüm Çağrısı!

FERZAN ÇAKIR

COP31’e yaklaşırken iklim finansmanı, global iklim tartışmalarının en çok konuşulan konularından biri olmayı sürdürüyor. 2024 yılında gerçekleştirilecek COP29’da, gelişmiş ülkelerin liderliğinde, gelişmekte olan ülkelere sağlanacak iklim finansmanının 2035 yılına kadar yıllık en az 300 milyar dolara ulaşması kararlaştırılmıştı. Bunun yanı sıra, kamu ve özel sektör kaynaklarını içeren daha geniş bir hedef de yıllık 1,3 trilyon dolar olarak belirlenmişti.

Ancak Oxfam’ın Temmuz 2026’da yayınladığı bir analiz, önemli bir sorunu gözler önüne seriyor. 2024’te gelişmekte olan ülkelere yaklaşık 137 milyar dolarlık iklim finansmanı sağlandı. Bu miktarın 106 milyar doları kamu kaynaklarından temin edildi. Kamu finansmanının 69 milyar doları, yani %65’i kredi şeklinde verildi. Bu durum, iklim krizinde daha az sorumluluğa sahip olan gelişmekte olan ülkelerin yeşil dönüşüm için borçlanma yoluna gitmek zorunda kaldığını gösteriyor. Bu da yeni bir iklim adaletsizliğinin ortaya çıkmasına neden oluyor. İklim finansmanındaki bu karmaşayı, mevcut sistemin sorunlarını ve COP31’e giderken atılması gereken adımları Kadir Has Üniversitesi Ekonomi Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. A. Erinç Yeldan ile değerlendirdik.

Finans Piyasalarının Yeşil Dönüşümle Uyumsuzluğu

İklim finansmanındaki sorunların yalnızca kredi temelli borçlanma ile sınırlı olmadığını vurgulayan Prof. Dr. Erinç Yeldan, yeşil dönüşümün giderek finans piyasalarının kısa vadeli düşünce yapısına maruz kaldığını belirtiyor: “Küresel finans sektörü doğası gereği çok kısa bir döngü içinde işlemektedir. Hatta ‘tıklama kapitalizmi’ dediğimiz, milisaniyeler içinde işler hale gelen bir yapıyı kast ediyoruz. Yeşil dönüşümden kaynaklanan büyük finansal miktarlar da bu kısa vadeli, spekülatif anlayış çerçevesine kapılmaya başladı. Sürekli büyüme, yenilenebilir enerji finansmanı, iklim değişikliğiyle mücadele hızla alım satım nesnelerine dönüşmekte.”

Bu süreçte örnek olarak karbon piyasalarını gösteren Yeldan, Avrupa ETS’nin sonuçlarını ele alıyor: “Avrupa Emisyon Ticaret Sistemi içinde toplam emisyonlarda bir düşüş gözlemleniyor; ancak bu tamamen elektrik ve enerji sektöründen kaynaklanıyor. Havayollarının emisyonları ise artarken sanayi emisyonları 2013 seviyesine yakın kalıyor. Yani sistem işleyişi son derece yavaş; istisnalar, denkleştirmeler, ertelemeler ve doğrulama sorunları mevcut. Karbonsuzlaşma, uzun vadeli bir dönüşüm gerektiriyor. Ancak finans piyasası ‘Ben nereye, ne kadar, hangi ürünlerden kazanç sağlarım?’ mantığıyla hareket ederken uzun vadeli hedefler gözden kaçıyor. Bu duruma, iktisat terminolojisinde ‘zaman uyumsuzluğu’ diyoruz.”

Kredinin Yetersizliği ve Dışarıda Kalma Sorunu

Kredi bazlı iklim finansmanının mevcut eşitsizliklere yeni bir katman eklediğini belirten Prof. Dr. Yeldan, aslında kredilere en çok ihtiyaç duyan ülkelerin ve işletmelerin finansmana erişimde zorluk yaşadıklarına dikkat çekiyor:

“Gelişmekte olan piyasalarda, küçük ve orta ölçekli işletmelerin ve en fazla krediye ihtiyaç duyan şirketlerin finansman imkanlarından giderek daha fazla dışlandığı bir durum söz konusu. Finans piyasalarının kâr odaklı, çıkar temelli ve uluslararası normlara dayanan kriterlere tabi tutulması, zaten zayıf olan kredi tahsis mekanizmasına eklenen yeni eşitsizlikleri doğurmuştur. Bu nedenle sürdürülebilir finansmanın mutlaka uluslararası izleme altında ve kamu kaynakları kullanılarak yürütülmesi gerektiğini düşünüyorum. Aksi takdirde, yetersiz finansmanın karbon adaletsizliğini kalıcı hale getireceği kanaatindeyim.”

Hibeler Yetersiz Kalabilir

Gelişmekte olan ülkelere sunulan iklim finansmanında kredi yerine hibe ve borç yaratmayan kaynakların artırılması çağrıları yapılırken, Prof. Dr. Yeldan bu noktada başka bir riske dikkat çekiyor: “Karşılıksız hibeler kulağa hoş geliyor, fakat içinde barındırdığı tehlikeler var. Temiz bir dönüşüm için yalnızca kaynak değil, aynı zamanda yenilenebilir enerji altyapısı, teknoloji ve nitelikli iş gücü de gerekmektedir. Aksi takdirde, bu kaynaklar sadece yeşil bir kaplama olarak kalabilir; mevcut üretim ve tüketim alışkanlıkları aynı şekilde devam edebilir. Gelişmiş ülkeler de ‘biz üzerimize düşeni yaptık’ diyerek vicdanlarını rahatlatabilir.”

Karbon Kolonyalizmi: Eşitsizliğin Yeni Yüzü

Prof. Dr. Yeldan, karbon denkleştirmeleri konusunu şu şekilde açıklıyor: “Hindistan ve Amazonlarda yeni orman tahsisleri yoluyla karbon salınımı dengeleniyor. Çevresel fayda sağlandığı iddia edilirken, aynı tüketim alışkanlıkları, teknolojiler ve fosil yakıt temelli karbon salınımları devam etmektedir. COVID döneminde aşı sömürgeciliği ile karşılaştık; günümüzde benzer bir eşitsizlik karbon alanında kendini gösteriyor. Birçok siyaset bilimci bunu ‘karbon kolonyalizmi’ olarak adlandırıyor.”

Türkiye'nin ETS Riski: Gevşek Kota

Türkiye'deki tartışmalar, Emisyon Ticaret Sistemi (ETS) çerçevesinde iklim hedeflerinin hesaplanma yönteminden kaynaklanıyor. Türkiye, emisyonlarını mevcut seviyesinden değil, gelecekte ulaşabileceği varsayımsal daha yüksek bir seviyeden azaltmayı hedefliyor. Bu duruma “artıştan azaltım” denilmektedir. Güncellenmiş ilk Ulusal Katkı Beyanı’nda (NDC), 2030 emisyonlarının herhangi bir önlem alınmadığı takdirde 1 milyar 175 milyon ton seviyesine çıkacağı öngörülüyor. Yüzde 41’lik azaltım hedefi de bu yüksek seviyeden hesaplanıyor. Yeldan’ın eleştirisi bu noktada başlıyor: “Gerçekten çok abartılı bir projeksiyon yapıldı ve bu projeksiyondan yola çıkarak artıştan azaltım hedefi belirlendi. Yani mutlak bir azaltım hedefi konulmadı.”

Bu hesaplama, ETS açısından da önem taşıyor. Çünkü ETS çerçevesinde kota daraldıkça şirketlere tanınan emisyon hakları da azalıyor. Bu durum, karbon fiyatı üzerinde yukarı yönlü bir baskı meydana getirerek şirketleri emisyonlarını azaltmaya ve daha temiz teknolojilere yönelmeye teşvik ediyor. Ancak, referans emisyonun yüksek tutulması ve buna bağlı olarak gevşek bir kota belirlenmesi, şirketlerin dönüşüm üzerindeki baskısını azaltabilir. Yeldan, Türkiye açısından asıl endişeyi burada görüyor: “Emisyon Ticaret Sistemi’nin işe yarayabilmesi için karbon kotasının gerçekçi ve biraz da sert bir seviyede olması ve zaman içerisinde azalarak 2053’te net sıfıra ulaşması gerekiyor. Türkiye’nin yerli Emisyon Ticaret Sistemi’nde en büyük tehlike, AB'nin 2005-2012 arasındaki abartılı derecede gevşek karbon kotası uygulamasının yeniden yaşanmasıdır. Böyle bir durumda etkili bir karbon fiyatı oluşmayacak ve karbonsuzlaşma süreci de gecikecektir.”

Çözüm: Sihirli Bir Reçeteden Uzak

Prof. Dr. Yeldan, çözümün üretim ve tüketim biçimlerini dönüştürecek bir değişim sağlanmasında ve bunun için gerekli finansmanın yaratılmasında yattığını belirtiyor: “Herkes memnun olsun, herkes kazansın, tüketim alışkanlıklarımız değişmesin ama çevre de temizlensin... Bu konuda çekmecede bir sihirli reçete yok. Servet vergisi, karbon vergisi ve tüketim vergisi uygulamalarıyla hem karbonsuzlaştırmanın finansmanı sağlanabilir hem de tüketim kalıplarını kontrol altına alacak adımlar atılabilir. Üst gelir grupları ve büyük şirketler, çok daha yüksek oranlarda vergilendirilebilir. Ancak bu mücadelenin uluslararası düzeyde yapılması şart; zira bahsedilen şirketler küresel ölçekte faaliyet gösteriyor. Yeni bir Bretton Woods sistemi kurulması, bu konuda çok önemli bir adım olacaktır. Burada bahsettiğim Bretton Woods’u yeniden canlandırmak değil; küresel eşitsizliklerin ve aşırı tüketim alışkanlıklarının azaltılmasına yönelik, teknolojileri dönüştürecek, yoksul ülkeleri destekleyecek yeşil bir Bretton Woods, kısacası Robin Hood tarzı bir Bretton Woods... Bu da benim hayalim olsun.”

Bretton Woods Nedir?

Bretton Woods sistemi, İkinci Dünya Savaşı'nın ardından küresel ekonomiye istikrar kazandırma amacıyla 1944 yılında oluşturulmuş uluslararası bir para ve finans düzenidir. Bu çerçevede, Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası'nın temelleri atılmıştır. Kavram günümüzde hâlâ kapsamlı uluslararası iş birliklerini ifade etmek için kullanılmaktadır.