Mehmet Şimşek, 3 Haziran 2023 tarihinde Hazine ve Maliye Bakanlığı görevine geri döndüğünde, ülke ekonomisi yalnızca yüksek enflasyon sorunuyla karşı karşıya değildi. Türkiye, bir yandan deprem felaketinin etkilerini hafifletmeye çalışırken, diğer yandan EYT düzenlemesinin kamu maliyesine sağlayacağı yansımaları yönetmeye, azalan döviz rezervlerini canlandırmaya ve bozulmuş fiyat istikrarını yeniden tesis etmeye gayret ediyordu. Üstelik bu süreç, yüksek faiz oranları, artan jeopolitik riskler ve gelişmekte olan ülkeler için daha seçici hale gelen sermaye akımları gibi zorluklarla dolu bir dönemde yaşanıyordu.
Şimşek'in göreve dönüşü, uluslararası finans çevrelerinde önemli bir soruyu gündeme getirdi: Türkiye, yeniden geleneksel ekonomi politikalarına mı dönüş yapacak?
Bu soru oldukça kritik bir öneme sahipti. Zira, ekonomi yönetiminin değiştiği bir dönemde, Türkiye'nin makroekonomik temel göstergeleri, uzun süredir uygulanan politikaların sebep olduğu baskıları net bir şekilde gözler önüne sermekteydi.
Depremin Ekonomik Yansımaları
Şimşek göreve gelmeden birkaç ay önce Türkiye, Cumhuriyet tarihindeki en büyük doğal felaketlerden biriyle karşı karşıya kalmıştı. 6 Şubat tarihindeki depremler, 11 ili doğrudan etkilerken, yaklaşık 14 milyon insanın hayatında büyük değişikliklere yol açan kapsamlı bir yeniden yapılanma süreci başladı.
Deprem bölgesinde yüz binlerce konut ve işyeri inşa edilmesi gerekecekti. Yaklaşık 680 bin konut ve iş yerinin yeniden inşa edilmesi ihtiyacı, kamu maliyesi açısından uzun vadede önemli bir finans yükü anlamına geliyordu.
Dünya Bankası, depremlerin oluşturduğu fiziksel zararların ilk hesaplamalara göre yaklaşık 34 milyar dolar düzeyine ulaştığını belirtti. Birleşmiş Milletler ve Türk hükümetinin işbirliği ise yeniden inşa maliyetinin 100 milyar doları aşabileceği
Bu durum, o dönemde Türkiye ekonomisinin yaklaşık yüzde 10’unu oluşturan büyük bir maliyet anlamına gelmektedir.
Bu nedenle, yeni ekonomi yönetimi göreve başladığında yalnızca enflasyonu düşürme hedefiyle değil, aynı zamanda deprem bölgesinin yeniden inşa edilmesi için gereken devasa kaynağın kamu maliyesindeki etkilerini yönetmekle de sorumlu olacaktı.
Ayrıca, deprem harcamaları birdenbire ortaya çıkmadı. Yeniden inşa süreci zamanla yayıldıkça bütçe üzerindeki yük de zaman içerisinde arttı. Dolayısıyla Şimşek'in göreve geldiği dönem yalnızca o yılın bütçe verileri ile sınırlı kalmıyordu.
EYT Düzenlemesi ve Kamu Maliyesine Yansımaları
Deprem sonrası yürürlüğe giren Emeklilikte Yaşa Takılanlar (EYT) düzenlemesi de kamu maliyesinin üzerinde önemli bir yük oluşturdu.
EYT kapsamında ilk aşamada yaklaşık 2 milyon kişi emekliliğe hak kazanırken, bu sayının kısa süre içinde 3 milyonu geçeceği tahmin ediliyordu. Bu düzenleme, milyonlarca vatandaş için uzun zamandır beklenen bir hakkın hayata geçirilmesi anlamını taşırken, kamu maliyesi için kalıcı bir harcama kalemine dönüşüyordu.
Uzmanlar, EYT'nin yıllık bütçeye yüklediği maliyetin ilk yıllarda 250-350 milyar lira aralığına ulaşacağını öne sürdü. Bu maliyet yalnızca emekli maaşlarından değil, aynı zamanda SGK prim gelirlerindeki değişimler ve sağlık harcamalarındaki artışlarla da bağlantılıydı ve genel mali etkisinin oldukça yüksek olabileceği düşünülüyordu.
Bu noktada, ekonomi politikası açısından önemli bir tartışma ortaya çıktı.
Muhalefet, EYT düzenlemesini uzun yıllar bekleyen bir hakkın teslimi olarak değerlendirdi, ancak ekonomi yönetimi açısından asıl mesele birçok mali yükün aynı anda nasıl karşılanacağıydı.
Farklı bir deyişle, Şimşek'in göreve geldiği dönemde kamu maliyesinin önünde deprem ile EYT düzenlemesinin maliyetleri birlikte vardı. Bunun yanında, yüksek enflasyonla mücadele için alınacak politikaların getireceği maliyetler ve genel ekonomik finansman ihtiyacı da söz konusuydu.
Rezervlerin Durumu Olumsuzdu
Şimşek'in göreve geldiği zaman, Merkez Bankası rezervleri dikkat çeken bir diğer önemli göstergeydi.
Uzun çagfiri uygulanan kur koruma politikaları ve döviz piyasasına müdahaleler nedeniyle swap hariç net rezervler tarihinin en düşük seviyesine düşmüştü. Uluslararası yatırım bankalarının hesaplarına göre, bu rakam eksi 60 milyar dolara kadar gerilemişti.
Brüt rezerv rakamları daha yüksek bir tablo sunsa da, bu rezervlerin büyük bir kısmı swap işlemleri yoluyla elde edilen kaynaklardan oluştuğundan, kullanılabilir rezervler açısından endişeler oluşuyordu.
Bu durum ekonominin sağlığı açısından büyük bir öneme sahipti.
Çünkü rezervler yalnızca Merkez Bankası'nın bilançolarındaki sayılardan ibaret değildi. Düşük rezerv seviyeleri, Türkiye'nin dış finansman koşullarındaki değişimlere ve küresel piyasalarda ani sermaye çıkışlarına karşı esneklik alanını daraltıyordu.
Başka bir deyişle, Türkiye'nin dış şoklara karşı dayanıklılığı zayıflamıştı.
Bu bağlamda, Şimşek’in üstlenmesi gereken görevlerden biri yalnızca enflasyonu düşürmek değil; aynı zamanda Merkez Bankası'nın rezervlerini güçlendirmek ve ülkenin dış kırılganlığını azaltmaktı.
Enflasyon, Şimşek'in göreve geldiği dönemde artış gösteriyordu
Ekonominin en görünür sorunu ise enflasyondu.
Şimşek’in 2023 yılının Haziran ayında göreve başlamasıyla birlikte yıllık tüketici enflasyonu yüzde 64,8 seviyesindeydi. Ancak bu, yeni ekonomi yönetiminin karşılaştığı son zirve değeri değildi.
Sonraki süreçte kur geçişkenliği, vergi düzenlemeleri, ücret artışları ve güçlü iç talep gibi faktörlerin etkisiyle enflasyon artmaya devam etti. 2024 yılında yıllık enflasyon yüzde 75’in üzerine çıkarak son yılların en yüksek noktalarından birine ulaştı.
Bu durum, Şimşek’in dönemine yönelik en önemli eleştirilerin başlangıcını oluşturdu.
Muhalefet ve ekonomi politikalarını eleştiren bazı kesimler, “Şimşek geldi ama enflasyon daha da yükseldi” yorumunu yaptı.
Rakamlar açısından bakıldığında bu eleştirinin bir dayanağı olduğu söylenebilir. Zira, Şimşek göreve geldiğinde yıllık enflasyon yüzde 64,8 düzeyindeydi ve bu oran daha sonra yüzde 75’in üzerine çıktı.
Buna karşın, zamanlama önem taşıyordu.
Ekonomik politikaların fiyatlar üzerindeki etkisi hemen ortaya çıkmıyordu. Özellikle para politikasında yapılan değişikliklerin etkileri, talep, kredi koşulları, kur beklentileri ve fiyatlama davranışları üzerinden enflasyona yansıması için zamana ihtiyaç oluyordu.
Dolayısıyla, Şimşek’in göreve geldiği gün ile sonraki dönem arasında enflasyonun ulaştığı zirve arasında doğrudan ve tek yönlü bir neden-sonuç ilişkisi kurmak, ekonomi yönetiminin devraldığı şartları göz ardı etmek anlamına gelebilirdi.
Sonuç olarak, sonraki dönemde ekonomi politikasının temel amacı yükseliş eğilimini tersine çevirmek ve enflasyonu kademeli olarak aşağı çekmek oldu.
Bu noktada, Şimşek döneminin ilk aşaması önemli bir ayrım ortaya koydu: Önce enflasyonun yükselişini durdurmak değil, fiyatlama davranışlarını ve beklentileri değiştirecek daha sıkı bir politika çerçevesi oluşturmak hedeflendi.
Politika Faizi Yüzde 8,5 Olarak Belirlendi
Yeni ekonomi yönetiminin karşılaştığı bir diğer kritik konu para politikasıydı.
Şimşek göreve geldiğinde Merkez Bankası'nın politika faizi yüzde 8,5 seviyesindeydi. Ancak piyasa faizleri çok daha yüksek seviyelerde yer alıyor, kredilere erişim giderek zorlaşıyordu.
Yeni ekonomi yönetimi ve Merkez Bankası yönetimi kısa süre içerisinde faiz artırımı kararları almaya yöneldi.
Bu değişiklik, iç piyasada ciddi tartışmalara yol açtı. Yüksek faizlerin kredi maliyetlerini artıracağı, işletmelerin finansmana erişimini zorlaştıracağı ve yatırımlar üzerinde baskı oluşturacağı eleştirileri gündeme geldi.
Fakat uluslararası yatırımcılar açısından ise bu karar farklı bir anlam taşıyordu.
Faiz artışları ve ekonomi politikalarındaki normalleşme adımları, Türkiye'nin daha öngörülebilir ve geleneksel para politikalarına dönüşünün bir göstergesi olarak değerlendirildi.
Bu yüzden, aynı politika içeride “yüksek faiz ve finansman maliyeti”, dışarıda ise “normalleşme ve güvenin yeniden tesis edilmesi” başlıkları etrafında tartışıldı.
Türkiye'nin Risk Primi Yükseldi
Şimşek’in göreve başladığı dönemde, Türkiye'nin finansal risk göstergeleri, ekonominin ne kadar kırılgan bir durumda olduğunu gözler önüne seriyordu.
Türkiye'nin 5 yıllık CDS primi 700 baz puanın üzerine çıkmıştı.
CDS'deki artış, Türkiye'nin dış borçlanma maliyetlerinin ciddi şekilde arttığının bir göstergesi oldu. Yatırımcıların Türkiye'ye yönelik risk algısındaki artış, hem kamu hem özel sektör açısından dış finansmana erişimi daha pahalı hale getirdi.
Bu nedenle ekonomi yönetiminin önündeki hedeflerden biri yalnızca enflasyonu düşürmek değildi; Türkiye'nin risk primini aşağı çekmek, rezervleri güçlendirmek ve dış finansmana daha uygun şartlarla erişim sağlamak da programın önemli parçaları arasında yer aldı.
Yeni Programın Temel İlkeleri
Bu koşullar altında hayata geçirilen dezenflasyon programı, yalnızca Merkez Bankası'nın faiz politikasına odaklı bir model olarak geliştirilmedi.
Programın ana yaklaşımı; para politikası, maliye politikası ve gelirler politikasının aynı hedef etrafında uyumlu hale getirilmesi üzerine inşa edildi.
Asgari ücret, memur maaşları ve diğer gelir düzenlemelerinde enflasyon hedeflerinin dikkate alınması planlandı. Kamu tarafından belirlenen elektrik, doğalgaz, akaryakıt ve vergi ile harç fiyatlarının da enflasyon hedefleriyle uyumlu olacağı şekilde belirlenmesi öngörüldü.
Ayrıca gıda, konut ve enerji gibi alanlarda arzı ve verimliliği artırmaya yönelik politikaların devreye alınması hedeflendi.
İç dengede ise dalgalı kur rejiminin devam etmesi, cari açığın azaltılması ve döviz rezervlerinin güçlendirilmesi ön sıradaydı.
Mali disiplinin yeniden sağlanması da programın ana unsurları arasında yer aldı. Kayıt dışı ekonomiyle mücadele, yatırım ortamının iyileştirilmesi ve verimliliği artırıcı yapısal reformlarla birlikte uzun vadede düşük enflasyon, sürdürülebilir büyüme ve daha güçlü dış denge hedeflendi.
Programın temel varsayımı açıktı: İlk olarak iç talep kontrollü şekilde yavaşlatılacak, enflasyon beklentileri kırılacak ve kamu maliyesi sıkılaştırılacaktı. Ardından, fiyat artışının hızının adım adım düşmesi ve ekonominin daha dengeli bir yapı kazanması bekleniyordu.
Ancak bu programın uygulanması, ekonomi yönetiminin kontrolü dışındaki gelişmeler nedeniyle sürekli olarak test edildi.
Küresel ve Yerel Şoklar Programı Zorladı
Şimşek dönemindeki ekonomi politikalarını değerlendirirken yalnızca faiz, enflasyon ve bütçecilik kararlarına odaklanmak yeterli olmadı. Programın uygulandığı süreç, Türkiye'nin yanı sıra küresel ekonomide de önemli kırılmalara sahne oldu.
Jeopolitik gerginlikler, enerji fiyatlarında dalgalanmalar, küresel ticaret politikalarındaki değişiklikler ve Türkiye'ye özgü siyasi ve ekonomik gelişmeler, ekonomi yönetiminin hareket alanını zaman zaman daraltıyordu.
28 Şubat'ta gerçekleştirilen İsrail ve ABD'nin İran'a yönelik saldırısı küresel piyasalarda yeni bir belirsizlik dalgası yaratırken, enerji fiyatlarındaki oynaklık da arttı. Türkiye için enerji fiyatları son derece önemliydi. Zira enerji ithalatı cari dengenin ve enflasyonun üzerinde doğrudan etkili olan temel kalemlerden biriydi.
Öte yandan, ABD Başkanı Donald Trump’ın dünya ticaretını etkileyen yeni gümrük tarifeleri, küresel sıkılaşmayı beraberinde getirdi. Bu durum, Türkiye'nin ihracat pazarları, uluslararası ticaret aklanı ve üretim zincirleri açısından belirsizlikler doğurdu ve ekonomi yönetiminin hesaplarını etkiledi.
İçeride ise tarımsal üretimi olumsuz etkileyen **zirai don ve kuraklık**, gıda fiyatları üzerinden enflasyon mücadelesini zorlaştıran unsurlar arasında yer aldı.
Tüm bunların yanında, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne yönelik 19 Mart 2025'te başlatılan soruşturmanın piyasalarda yarattığı belirsizlikler ve CHP’ye karşı alınan mutlak butlan kararı da ekonomik beklentiler üzerinde baskı oluşturan gelişmeler arasındaydı.
Bu gelişmeler, dezenflasyon programının yalnızca ekonomi yönetiminin aldığı kararlarla şekillenen bir süreç olmadığını gösteriyor.
Bir yanda yüksek faiz ve sıkı mali koşulların iç talebi yavaşlatması hedeflenirken, diğer yanda enerji fiyatları, gıda arzı, jeopolitik durumlar ve küresel ticaret politikaları gibi ekonomi yönetiminin doğrudan etki edemediği faktörler, enflasyon mücadelesini zorlaştırıyordu.
Yine de ekonomi yönetimi, fiyat istikrarı hedefine odaklanmaktan vazgeçmedi. Yıl sonu itibarıyla yüzde 20'li seviyeler, kritik bir eşik olarak belirlendi; programın başarısı yalnızca enflasyonun düşüp düşmemesiyle değil, bu düşüşün rezervler, cari denge, kamu maliyesi ve finansal istikrar ile birlikte sağlanıp sağlanamayacağı üzerinden değerlendirilecekti.
Aynı zamanda, Şimşek'in döneminin asıl sınavı burada başladı: Türkiye, üç yıl boyunca geçmiş dönemin birikmiş mali ve finansal sorunlarını düzeltmeye, yeni şokları aşarak ekonomiyi ayakta tutmaya çalışacaktı.
Sonraki dönemde elde edilen rakamlar, bu politikanın yalnızca enflasyon üzerindeki etkilerini değil; rezervler, CDS, cari açık, bütçe dengesi, büyüme, istihdam ve sanayinin ekonomideki ağırlığı üzerindeki sonuçlarını gösterecekti.
Üç Yılda Ortaya Çıkan Manzara
Mehmet Şimşek’in göreve dönmesinin ardından geçen üç yıl, ekonomi programının sonuçlarının, Türkiye ekonomisinin bazı temel göstergelerinde belirgin bir iyileşme sağladığını gösterirken, büyüme, sanayi üretimi ve finansman koşulları açısından önemli maliyetlerin de oluştuğunu ortaya koydu. Özellikle enflasyon, dış denge, rezervler, risk primi ve kamu maliyesindeki değişimler, programın başlangıçtaki hedefleriyle karşılaştırıldığında dikkat çekici bir tablo sundu.
2023 yılı sonunda yüzde 64,8 seviyesindeki tüketici enflasyonu, 2026 yılının Temmuz ayı itibarıyla yüzde 31,8’e geriledi. Böylece enflasyondaki düşüş, ekonomi programının temel hedeflerinden biri olan fiyat istikrarına doğru önemli bir ilerleme kaydetti. Enflasyonun gerilemesinde, sıkı para politikasının yanı sıra mali ve gelir politikalarının da etkileri gözlemlenmeye başlandı.
Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, enflasyon verilerini değerlendirdiğinde dezenflasyon sürecinin küresel ve jeopolitik risklere rağmen devam ettiğini vurguladı.
Şimşek, “Zorlu küresel ve jeopolitik koşullara rağmen dezenflasyon süreci sürüyor. Temmuz ayında yıllık enflasyon, önceki aya göre 0,4 puan gerileyerek yüzde 31,8'e ulaştı. Aldığımız tedbirler ve dezenflasyon sürecinin etkisiyle hizmet enflasyonu üzerindeki katılık azalıyor. Eğitim ve kira enflasyonları, geçen yılın aynı dönemine kıyasla sırasıyla 31 ve 34 puan azaldı. Jeopolitik gelişmeler kaynaklı riskleri etkin bir şekilde yönetirken mali disiplinden ve kalıcı fiyat istikrarı hedefimizden ödün vermiyoruz” beyanlarında bulundu.

Enflasyondaki Düşüşün Ekonomik Bedeli Büyümeye Yansımıştır
Dezenflasyon sürecinin en önemli tartışma konularından biri ise büyüme tarafında meydana gelmektedir. Türkiye ekonomisi, 2023 yılında yüzde 5 büyüme kaydetmişken, 2026 yılında büyüme hızının yüzde 3,6'ya gerilemesi, iç talebin kontrollü biçimde yavaşlatılmasının doğal bir sonucu olarak değerlendiriliyor.
Ekonomi yönetiminin temel yaklaşımı, yüksek enflasyonun oluşturduğu aşırı iç talebin sınırlanması ve fiyat artışlarının kontrol altına alınması yönünde şekillenmiştir. Bu nedenle, büyümenin önceki döneme kıyasla yavaşlaması, programın maliyetlerinden biri olarak ön plana çıkmaktadır. Ancak ekonomik büyümenin kaybolmaması ve pozitif büyüme göstermesi, program açısından önemli kazanımlardan biri olarak değerlendirilmektedir.
Buradaki temel tartışma, dezenflasyon sürecinin hangi hızda ve ne tür ekonomik maliyetlerle gerçekleştirileceği üzerinedir. Enflasyonun düşürülmesi açısından ortaya çıkan olumlu tabloya karşın, yüksek finansman maliyetleri üretim, yatırım ve işletme sermayesi üzerindeki baskıları artırmakta ve bu durum özellikle reel sektör tarafından eleştirilmektedir.
Sanayi Üretimindeki Düşüş: İş Dünyasının Temel Itirazı
Reel sektör açısından en dikkat çekici göstergelerden biri sanayinin milli gelir içindeki payında görülen gerilemedir.
2023 yılında yüzde 22,8 olan GSYH'de sanayinin payı, 2026'da yüzde 17,9'a geriledi. Bu durum; yüksek finansman maliyetleri, zayıflayan dış talep ve küresel rekabet koşullarının sanayi üzerindeki ağır seyirini göstermektedir.
İş dünyasında son dönemlerde sıkça dile getirilen “üretimsiz dezenflasyon olmaz” eleştirisi de bu bağlamda önemlidir. Sanayiciler için temel mesele, yalnızca enflasyonun düşürülmesi değil, aynı zamanda bu süreçte üretim kapasitesinin, yatırımların, ihracatın ve rekabet gücünün korunmasıdır.
Dolayısıyla, programın önündeki kritik sorulardan biri, dezenflasyon sürecinin sanayi üzerindeki baskısının ne zaman hafifleyeceği ve daha düşük enflasyon ortamının üretim ve yatırımlara etkisinin ne ölçüde olacağı olacaktır.
Dış Denge: Belirgin İyileşmelerin Yaşandığı Alan
Programın olumlu sonuç verdiği alanlardan biri dış dengedir.
2026 yılı ilk çeyreğinde yıllık dış ticaret açığı, bir önceki yılın aynı dönemine göre 106,3 milyar dolardan 93,6 milyar dolara düştü. Cari açığın milli gelire oranında da önemli bir iyileşme kaydedildi. 2023 yılının ikinci çeyreğinde yüzde 5 oranında olan cari açığın milli gelire oranı, 2026'nın ilk çeyreğinde yüzde 2,4’e geriledi.
Bu gelişmeler, iç talepteki ılımlı seyir ve artan turizm gelirleri ile yakından ilişkilidir. Türkiye ekonomisinin yüksek cari açık üreten yapısının dengeye gelmesi, ekonomi programının ana hedefleri arasında yer alırken, dış dengedeki iyileşmeler, döviz ihtiyacının azalması ve finansal kırılganlığın düşmesi açısından da önem taşımaktadır.
Bu noktada, programın temel hedeflerinden biri olan iç talebin dengelenmesi ile cari açığın azaltılması arasında doğrudan bir bağ mevcuttur. İç talebin kontrollü bir şekilde yavaşlaması, ithalat talebinin de sınırlanmasına olanak tanırken, aynı zamanda turizm gelirlerindeki artış, dış dengeyi destekleyen diğer önemli unsura dönüşmüştür.

İşsizlikte Düşüş, İşgücüne Katılımda Sınırlı Gerileme
İşgücü piyasasında, üç yıllık dönemin genel görünümü tamamen olumsuz bir tablo yaratmadı.
İşsizlik oranı yüzde 9,4'ten yüzde 8,2'ye geriledi. İstihdamda kayda değer bir bozulma yaşanmazken, işsizlikteki düşüş, programın ekonomik aktiviteyi kontrollü bir şekilde yavaşlattığını, fakat işgücü piyasasında keskin bir kırılma yaşatmadığını gösteren unsurlardan birini oluşturdu.
Buna rağmen işgücüne katılım oranı da yüzde 53,3'ten yüzde 52,7'ye geriledi. Dolayısıyla işsizlikteki gerileme tek başına yeterli değerlendirilmemelidir; işgücüne katılım oranındaki değişim de göz önünde bulundurulmalıdır. Bu nedenle işgücü piyasasında elde edilen kazanımların kapsamının sınırlı kaldığı yönündeki değerlendirmeler de gündemde yerini koruyor.
Kamu Maliyesindeki Zorluklar: Deprem ve EYT'nin Etkisi
Kamu maliyesi açısından görünüm ise daha karışık bir tablo sunmakta.
6 Şubat depremleri sonucunda gerçekleşen yeniden inşa ve altyapı harcamaları ile EYT düzenlemesinin bütçe üzerindeki etkileri, ekonomi yönetiminin mali disiplin hedeflerini daha zorlu bir ortamda uygulaması gerekliliğini doğurdu. Bu ve benzeri şokların sonuçlarıyla birlikte faiz giderlerinin bütçede %10,2’den %14,9’a yükseldi.
Ancak, bütçe açığının milli gelire oranında önemli bir azalma görüldü. 2023 yılındaki %5,1 olan bütçe açığının milli gelire oranı, 2025 yılının sonunda %2,9’a geriledi.
Dolayısıyla kamu maliyesinde bir yanda yüksek faiz giderleri ve geçmiş dönemin yükleri, diğer yanda ise bütçe açığındaki milli gelire oranında sağlanan iyileşme dikkat çekici bir durum sunuyor.
Bu iki gösterge birlikte değerlendirildiğinde, mali disiplin açısından elde edilen iyileşmenin, yüksek maliyetli bir dönemin ardından meydana geldiği anlaşılmaktadır.
CDS'deki Düşüş: 700 Baz Puan'dan 230 Baz Puan'a
Programın en dikkat çekici sonuçlarından biri ise Türkiye'nin risk primindeki düşüştür.
Mehmet Şimşek’in göreve geldiği dönemde 700 baz puan seviyesine yaklaşan 5 yıllık CDS primi, bugün itibarıyla yaklaşık 230 baz puan düzeyine gerilemiştir.
Bu değişim, Türkiye'nin dış finansmana erişim maliyetinde kayda değer bir düşüş anlamına gelirken, uluslararası yatırımcıların Türkiye'ye yönelik risk algısındaki belirgin iyileşmeyi simgeliyor.
Bakan Şimşek, CDS'deki düşüşü ekonomi programına duyulan güvenin göstergelerinden biri olarak değerlendirmektedir.
Şimşek, “Risk primimiz (CDS) 2018 Mayıs ayından sonraki en düşük seviyeye gerildi. Uyguladığımız program sayesinde güçlenen finansal istikrar bu iyileşmede etkili olurken dış finansman maliyetlerimiz önemli ölçüde düştü. CDS, ekonomi programımıza duyulan güvenin ve program kazanımlarımızın en somut delillerinden birisidir. İyileşen risk primimiz, dış finansmana erişimi kolaylaştırırken dış finansman maliyetlerini de azaltmaktadır” açıklamalarında bulundu.
CDS'deki düşüş, programın uluslararası finansman tarafındaki somut sonuçlarından biri olarak dikkat çekiyor. Göreve başlanılan dönemden itibaren 700 baz puana ulaşan risk priminin 230 baz puan seviyesine gerilemesi, Türkiye'nin borçlanma koşullarında ve yatırımcı algısında önemli değişimlerin yaşandığını gösteriyor.
Rezervlerde Güçlü Bir İyileşme: KKM'den Çıkış Süreci
Döviz rezervleri de programın en önemli kazanımlarından birini oluşturuyor.
Göreve başlandığında swap hariç net rezervlerin -60 milyar dolara kadar gerilemesinin ardından, Merkez Bankası'nın brüt rezervleri 164 milyar dolar seviyesine yükseldi.
Aynı dönemde, ekonomi yönetiminin hedeflerinden biri olan Kur Korumalı Mevduat’tan çıkış süreci de büyük ölçüde tamamlanmış durumda. Böylece hem Merkez Bankası bilançosu üzerindeki baskının azaltılması hem de döviz pozisyonunun güçlendirilmesi hedeflenmiştir.
Şimşek, rezerv ve KKM ile ilgili süreçlerini değerlendirirken, “Rezerv konusunu endişe kaynağından çıkardık. KKM’den çıkışa öncelik verdik ve koşullu yükümlülükleri azalttık. Bu program aracılığıyla Türkiye’nin döviz pozisyonunda önemli bir iyileşme sağlandı.” şeklinde konuştu.
Bu tablo, programın başlangıcındaki rezerv sıkıntısıyla bugün ulaşılan nokta arasındaki en bariz farkları yansıtıyor. Rezervlerin 164 milyar dolar seviyesine çıkması ve KKM'nin büyük ölçüde ortadan kalkması, ekonomi yönetiminin finansal istikrar açısından önceliklendirdiği önemli kazanımlar arasında yer alıyor.
Üç yıllık bilanço iki yönlü bir tablo sunuyor: Enflasyon, cari açık, bütçe açığı, CDS ve rezervlerde önemli iyileşmeler sağlanırken; büyümekteki yavaşlama, yüksek finansman maliyetleri ve sanayinin GSYH içindeki payındaki gerileme programın maliyet tarafını oluşturuyor. Asıl mesele, bu kazanımların önümüzdeki dönemde üretim, yatırım ve refah artışına dönüştürülüp dönüştürülemeyeceği.
Yurt Dışındaki Ekonomistlerin Görüşleri ve Uluslararası İtibar
Mehmet Şimşek döneminin değerlendirilmesinde, yalnızca Türkiye'deki ekonomik göstergeler değil, uluslararası finans çevrelerinin yorumları da dikkate alınmalıdır. Programın en bilinen sonuçlarından biri, Türkiye ekonomisine yönelik dış algının 2023 yılındaki yüksek risk döneminden daha öngörülebilir bir duruma taşınması olmuştur.
Uluslararası finans çevrelerinde Mehmet Şimşek’in ekonomi programı hakkında genellikle iyimser bir tutum sergilenmektedir. Programın her sorunu çözdüğü üzerinde ortak bir görüş olmasa da, özellikle rezervlerin güçlendirilmesi, KKM'den çıkılması, finansal istikrarın yeniden tesis edilmesi ve Türkiye’nin dış finansman erişiminin kolaylaşması, yabancı yatırımcıların dikkatini çeken başlıca konular arasında sayılmaktadır.
Timothy Ash: “Alternatif Nedir?”
Bu değerlendirmelerde en sık ve detaylı görüş bildiren isimlerden biri, RBC BlueBay Asset Management stratejisti Timothy Ash olmuştur.
Ash, ekonomi programının mükemmel olmadığını ve özellikle enflasyonla mücadelede başlangıç aşamasında daha agresif önlemler alınabileceğini vurguladı. Ancak mevcut ekonomi politikalarının, Türkiye'nin karşılaştığı sistemik risklerin azaltılmasında önemli sonuçlar verdiğini savunuyor.
Ash’in görüşlerinde özellikle rezervlerdeki toparlanma ve KKM’den çıkış ön plana çıkmaktadır. Stratejist, “Şimşek ve ekibi sistemik bir krizi engelledi, rezervleri güçlendirdi, KKM’yi çözdü” ifadelerini kullanıyor.
Ash’in eleştirilere yanıt olarak ortaya koyduğu ana soru ise “Alternatif nedir?” olmuştur. Mevcut programın eleştirilebilecek yönleri olsa da, ekonomi politikasında bir anda değişime gidilmesinin Türkiye'yi yüksek kırılganlık dönemine geri döndürme riski taşımaktadır.
Bu yaklaşım, yabancı yatırımcıların Şimşek programına dair bakış açısını net bir şekilde ortaya koymaktadır: Programın tüm hedeflerine ulaşıldığı düşünülmüyor ancak mevcut politikaların, önceki döneme kıyasla finansal istikrarı artırdığı ve Türkiye’nin dış şoklara karşı dayanıklılığını güçlendirdiği kanaati var.
Barclays: Normalleşme Öne Çıktı
Uluslararası finans kurumu Barclays’in analistleri de 2025 Mart sonrası dönemde Türkiye ekonomisine dair değerlendirmelerinde, ekonomi yönetiminin attığı adımlara dikkat çektiler.
Barclays analistleri, ekonomi yönetiminin gerekli adımları attığı ve dolarizasyon eğilimlerinin ile sermaye çıkışlarının hızlı bir şekilde normalleştiğine dair yorumlarda bulundular.
Bu noktada yabancı yatırımcıların Türkiye'ye bakışlarının, sadece faiz oranları ile değil, aynı zamanda para politikasının öngörülebilirliği, rezerv birikimi ve finansal istikrar üzerinden oluştuğunu belirtmek önemlidir.
Seaport Global: Piyasanın Yanıtı
Seaport Global’den Himanshu Porwal, Türkiye ekonomisine ilişkin değerlendirmelerinde Hazine ve Merkez Bankası'nın attığı adımların piyasa tarafından karşılık bulduğuna dikkat çekti.
Porwal’ın yorumlarında, kurun kontrol altında tutulması ve ekonomi yönetiminin gerekli adımları atması vurgulanmaktadır.
Bu bağlamda Türkiye'nin CDS'inin gerilemesi de uluslararası yatırımcıların risk algısındaki değişimin önemli unsurlarından biri olarak değerlendirilmektedir. Şimşek'in göreve geldiği dönemde 700 baz puan seviyelerine ulaşan 5 yıllık CDS priminin bugünün itibarıyla 230 baz puan düzeyine gerilemesi, Türkiye'nin finansal risk algısındaki değişimi somutlaştıran görünümlerden biri olmuştur.
Büyük Yatırım Bankalarının Türkiye Algısı Değişiyor
Türkiye'ye yönelik uluslararası kurumsal algıdaki değişimin bir diğer kanıtı, dünyanın önde gelen yatırım bankalarının yayınladığı raporlarda yer bulmuştur.
Citi, JP Morgan, Bank of America ve Goldman Sachs gibi büyük yatırım kuruluşlarının 2024-2025 döneminde Türkiye'ye yönelik değerlendirmelerinde belirgin bir olumlu değişim gözlemlenmektedir.
Timothy Ash'in yorumlarında sıkça referans verilen bu değişim, Türkiye'nin uluslararası yatırımcılar açısından yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini gösteren önemli unsurlar arasında bulunmaktadır.
Citi'nin Türkiye’de yaşanan değişimi tanımlamak için kullandığı “rönesans” ifadesi de bu dönüşümün sembollerinden biri haline gelmiştir.
Dikkat çeken diğer bir husus ise uluslararası yatırımcıların Türkiye ekonomisine ilişkin beklentilerinin tamamen risksiz bir yapı haline dönüşmemiş olduğudur. Yüksek enflasyon, jeopolitik riskler, küresel faiz durumu ve Türkiye'nin finansman ihtiyaçları ile ilgili konular, hala büyük bir ilgiyle takip edilmektedir. Ama ekonomi politikalarının daha tahmin edilebilir hale gelmesi, yatırımcıların Türkiye'ye yönelik risk algıyı değiştirmiştir.
Şimşek’in Kişisel İtibarı: Türkiye İçin Avantaja Dönüşüyor
Mehmet Şimşek'in uluslararası finans çevrelerinde sahip olduğu kişisel itibar, ekonomi programının anlatımında kritik bir unsur haline geldi.
Eski Merrill Lynch ekonomisti ve stratejisti olan Şimşek, Londra ve New York gibi uluslararası yatırım piyasalarında uzun bir süre tanınmış bir figürdür. Haziran 2023’te göreve gelmesinin ardından yaptığı yatırımcı toplantıları ve uluslararası görüşmeler, Türkiye'nin yeni ekonomi politikasının doğrudan sunulması açısından önemli bir kanal oluşturmuştur.
Londra, New York, Singapur ve Körfez ülkelerinde gerçekleştirilen roadshow’larda ekonomi programının ana hedefleri yatırımcılara aktarıldı.
Şimşek'in bu toplantılarda verdiği mesajların özünde, para ve maliye politikalarında öngörülebilirliğin yeniden sağlanması, rezervlerin güçlendirilmesi, enflasyonun düşürülmesi, cari açığın kontrol altına alınması ve Türkiye’nin uluslararası sermayeye erişiminin sağlıklı hale getirilmesi gibi konular yer almaktadır.
Uluslararası yatırım çevrelerinde Şimşek'in “güvenilir ve iletişimi güçlü bir muhatap” olarak değerlendirilmesi, Türkiye'nin ekonomi politikasının iletilmesinde belirgin bir avantaj sağlamıştır.
Bu dönüşüm, Şimşek'in uluslararası itibarı ve yalnızca bireysel bir başarı öyküsü olarak değil, aynı zamanda Türkiye'nin ekonomi programının yabancı yatırımcılara ulaşmasında kullanılan önemli bir diplomasi aracı olarak değerlendirilmelidir.
Eleştiriler ve Tartışmalar
Ancak Türkiye'deki durum, uluslararası yatırımcıların değerlendirmelerinden daha farklı ve çok daha tartışmalı bir niteliktedir.
Üç yıllık süreç boyunca ekonomi programına getirilen eleştiriler, özellikle yüksek faiz, krediye erişim, büyüme, sanayi üretimi, hayat pahalılığı, satın alma gücü, vergi yükü ve gelir dağılımı konularında yoğunlaşmıştır.
Muhalefet partileri ve iş dünyasının bir kısmı, enflasyonu azaltmak amacıyla yürütülen yüksek faiz politikasının ekonomik aktivite üzerinde gereğinden fazla baskı oluşturduğunu savundu. Özellikle KOBİ’lerin finansmana erişiminin zorlaşması, yüksek kredi maliyetleri ve işletme sermayesi ihtiyacındaki artış, reel sektörün en büyük şikayetleri arasında yer aldı.
Yüksek kredi kullanımına dayanan konut ve otomotiv gibi sektörlerde benzer bir baskı gözlemlendi.
Ancak bu eleştiri kesinlikle karşılıksız değildir. Zira programın doğası gereği iç talebin yavaşlaması ve finansman koşullarının sıkılaşması, kredi maliyetlerinin artmasına ve ekonomik aktivitenin yavaşlamasına yol açmıştır. Nitekim 2023 yılında yüzde 5 olan büyüme hızının 2026'da yüzde 3,6'ya gerilemesi, bu maliyetin göstergelerinden biri olarak ortaya çıkmıştır.
Ana hatlarıyla ekonomi yönetimi, yalnızca düşük faiz ve yüksek kredi büyümesiyle ekonomik aktiviteyi desteklemenin sürdürülebilir olmadığı görüşündedir. Böylece burada temel tartışma, yüksek faiz oranının gereksinim duyulup duyulmadığı kadar, faiz oranının ne kadar süre yüksek kalacağı ve ekonominin üretim kapasitesinin bu süreçte ne kadar korunacağı noktasında yoğunlaşmaktadır.
“Enflasyon Düştü Ama Neden Hayat Ucuzlamadı?”
Programla ilgili en ciddi eleştirilerden biri ise hayat pahalılığı meselesi.
Enflasyon oranındaki düşüş, fiyat artış hızının önemli ölçüde azaldığını gösteriyor. Fakat bu durum fiyatların düştüğü anlamına gelmiyor. Fiyatlar artmaya devam ettikçe, yalnızca artış hızının yavaşladığı ifade ediliyor.
Bu nedenle, vatandaşlar açısından hissedilen hayat pahalılığı ile resmi enflasyon rakamları arasındaki tartışma devam etmektedir.
Özellikle emekliler, ücretliler ve sabit gelirliler açısından satın alma gücündeki kayıpların tamamen telafi edilmediği yönündeki görüşler, bu programın sosyal maliyetleri üzerindeki tartışmaların merkezinde yer alıyor.
Şimşek ise bu eleştirilere yanıt olarak çalışanların ve emeklilerin gelirlerinin, enflasyonun üzerinde artırıldığını ifade ederek, kalıcı refah artışının yalnızca kalıcı fiyat istikrarıyla mümkün olabileceğini savunuyor.
Bu konuda Şimşek'in değerlendirmesi şu oldu:
“Çalışanlarımızın ve emeklilerimizin her daim yanında olduk. Aylık ve maaşlarında enflasyonun üzerinde artışlar yaparak alım güçlerini destekledik. Hayat pahalılığı sorunuyla karşı karşıya olduğumuzu biliyoruz ve bu sorunu çözmek için çalışmalarımız sürüyor. Nihai amacımız, kalıcı fiyat istikrarıyla birlikte sürdürülebilir bir refah artışını sağlamaktır.”
Bu tartışmanın iki tarafını da kapsamakta. Ekonomi yönetiminin bakış açısına göre yüksek enflasyonun kalıcı biçimde düşürülmesi, satın alma gücünün yeniden kazandırılması için temel bir gerekliliktir. Ancak muhalefet ve programı eleştiren gruplar, bu hedefe ulaşırken, düşük ve orta gelirli kesimlerin yaşadığı kayıpların güçlü sosyal politikalarla telafi edilmesi gerektiğini savunuyor.
“Üretimsiz Dezenflasyon Olmaz” Eleştirisi
İş dünyasının bir kesiminin belkemiği eleştirilerinden biri, üretim tarafındaki baskıyla ilgilidir.
2023 yılında yüzde 22,8 olan GSYH'de sanayinin payı, 2026'da yüzde 17,9'a geriledi. Yüksek finansman maliyetleri ve zayıflayan dış talep ile birlikte değerlendirildiğinde, reel sektörün kaygıları anlaşılabilir hale gelmektedir.
Bu bağlamda, “üretimsiz dezenflasyon olmaz” görüşü, ekonomi programına yöneltilen eleştirilerin önemli başlıklarından birine dönüşmüştür.
Burada karşıt iki hedef mevcuttur: Bir tarafta fiyat istikrarını sağlamak için talep ve kredi büyümesinin sınırlanması gereklidir. Diğer tarafta ise Türkiye'nin sürdürülebilir büyümenin sürdürülmesi için sanayi üretiminin yanı sıra yatırımların ve ihracat kapasitesinin korunması gerekmektedir.
Bu nedenle programın gelecekteki başarısı yalnızca enflasyonun daha da düşürülmesiyle değil; dezenflasyonun üretim ve yatırım ortamını yeniden güçlendirecek bir aşamaya taşınmasıyla ölçülecektir.
Sonuç: Asıl Sınav Henüz Bitmedi
Üç yıllık tablo, Mehmet Şimşek döneminin tek bir göstergeyle değerlendirilemeyeceğini ortaya koyuyor.
Bir yandan tüketici enflasyonunun yüzde 64,8'den yüzde 31,8'e gerilemesi, dış ticaret açığının 106,3 milyar dolardan 93,6 milyar dolara düşmesi, cari açığın milli gelire oranının yüzde 5'ten yüzde 2,4'e düşmesi, işsizlik oranının yüzde 9,4'ten yüzde 8,2'ye inmesi, bütçe açığının milli gelire oranının yüzde 5,1'den yüzde 2,9'a gerilemesi, CDS priminin 700 baz puan seviyelerine yaklaşan dönemden 230 baz puan civarına gerilemesi ve brüt rezervlerin 164 milyar doları aşması gibi önemli kazanımlar bulunmaktadır.
Diğer yandan, büyümenin yüzde 5'ten yüzde 3,6'ya düşmesi, sanayinin GSYH içindeki payının yüzde 22,8'den yüzde 17,9'a gerilemesi, yüksek faiz oranlarının ve finansman maliyetlerinin reel sektör üzerindeki baskısı, hayat pahalılığının devam etmesi ve satın alma gücü ile ilgili tartışmalarda karşımıza çıkmaktadır.
Veriler, finansal istikrar ve makroekonomik denge açısından belirgin bir toparlanmayı işaret etmektedir. Ancak bu toparlanmanın bireylerin günlük yaşamına, sanayi üretimine, yatırımlara ve sürdürülebilir refah artışına ne ölçüde yansıyacağı konusunda hâlâ cevaplanması gereken pek çok soru bulunmaktadır.
Uluslararası yatırımcıların Şimşek ve ekonomi programına yönelik daha olumlu bakış açısı da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Yabancı finans çevreleri açısından Türkiye'nin öngörülebilir bir ekonomi politikası çerçevesine geri dönüşü, önemli bir kazanım olarak algılanmaktadır. Ancak yatırımcı güveninin kalıcı olması için enflasyonun daha da düşmesi, rezervlerin korunması, mali disiplinin sürdürülmesi ve ekonomik büyümenin yeniden güçlendirilmesi gerekmektedir.
Önümüzdeki dönemdeki asıl sınav da burada başlayacak.
Türkiye'nin son üç yılda yeniden tesis etmeye çalıştığı makroekonomik dengelerin kalıcı fiyat istikrarına, daha yüksek üretime, daha fazla yatırıma ve en nihayetinde vatandaşın refahına hissedilir bir artışa dönüşüp dönüşmeyeceği, Mehmet Şimşek döneminin nihai bilançosunu belirleyecektir.
Bir başka deyişle, ilk üç yılın temel sınavı ekonomiyi istikrara ulaştırmak olurken, yeni dönemin sınavı bu istikrarı kalıcı refaha dönüştürmek olacaktır.
```