Prof. Öner: Türkiye'de Kur ve Ekonomik Göstergeler Arasındaki Bağ Koptu!
Cambridge Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olan Prof. Dr. Özge Öner, Türkiye'nin ekonomik durumunu değerlendirirken, uygulanan politikaların döviz kuru, sanayi, istihdam ve maaşlar üzerindeki etkilerine dikkat çekti.
Öner, 2023 yılı itibarıyla ekonomi yönetiminin ön duraklarından birinin dezenflasyonist mücadele olduğunu ifade etti. Bununla birlikte, finansal istikrarın da önemli bir politika aracı haline geldiğini belirtti. Ancak son bir yıl içerisinde finansal istikrarın neredeyse birincil konu haline geldiğini, dezenflasyonist mücadeleninse daha geri planda kaldığını vurguladı.
Öner, özellikle rezervlerde ani bir düşüşün engellenmesi ve rezerv artışının sürdürülmesi amacıyla döviz kurunun sabit tutulmasının önemine değindi. Ayrıca savaş ve küresel belirsizliklerin bu stratejiyi güçlendirdiğini de belirtti.
“Döviz kuru ile diğer ekonomik göstergeler arasındaki ilişki kopmuş durumda”
Oksijen TV’deki konuşmasında, Öner, döviz kurunun kontrol altında tutulmasının yalnızca döviz piyasasını değil, aynı zamanda diğer ekonomik göstergeleri de etkilediğini dile getirdi.
Döviz kurunun Türkiye gibi bir ülkede kritik bir fiyat unsuru olduğunu ifade eden Öner, konvansiyonel serbest döviz kuru politikasının uygulanmadığını vurguladı. Swap piyasasının kapalı olması sebebiyle tamamen serbest bir sistemden bahsetmenin mümkün olmadığını belirterek, döviz kuru ile diğer ekonomik göstergeler arasındaki bağlantının büyük ölçüde kopmuş olduğunu kaydetti.
Öner, “Piyasadaki ürün ve hizmet fiyatlarına müdahale etmemekle birlikte, döviz kurunu belirleyerek dolaylı yoldan her şeyin fiyatına müdahalede bulunuyorsunuz” görüşünü aktardı.
“Türkiye şu anda yüksek maliyetli bir ülke”
Türkiye'deki refah kaybının yalnızca nominal maaşlarla değerlendirilemeyeceğini ifade eden Öner, durumu mühendis maaşları üzerinden örneklendirdi.
“5 bin dolar, 5 bin dolar değil” diyerek, Almanya'da bir mühendis için 5 bin doların sağlayacağı yaşam standardı ile Türkiye'deki eşdeğer gelir seviyesinin yaşam standartları arasındaki önemli farkı ortaya koydu.
Bu durumun nitelikli iş gücü dışında, emekliler ve mavi yakalı çalışanlar için de geçerli olduğunu vurgulayan Öner, maaşların uzun zamandır enflasyonun altında yükseldiğini belirtti.
Öner, enflasyonun herkes tarafından aynı şekilde deneyimlenmediğine dikkat çekerek, özellikle gıda ve konut gibi temel ihtiyaçların, genel enflasyon oranlarının üzerinde kaldığı dönemlerde düşük gelirli kesimin daha yüksek enflasyonla karşı karşıya olduğunu ifade etti. “Önemli olan ödediğiniz miktar değil, o parayla nasıl bir yaşam sürdüğünüz” diyen Öner, Türkiye’de gelir ile refah arasındaki doğal bağın zayıfladığını belirtti.
Sanayi için önemli uyarı: “Bir kayıp durumunda alternatif üretim yok”
Öner, döviz kurunun kontrol altında tutulmasının sanayi üzerindeki etkilerinin giderek belirginleştiğini söyledi.
Sanayicilerin yüksek enflasyon ve yüksek faiz oranlarına bir dereceye kadar katlanabileceğini belirten Öner, fakat mevcut döviz kuru durumu ile ciddi bir baskı altına girdiklerini ifade etti. Turizm sektöründe de benzer şikayetler alındığını belirten Öner, döviz kurunun reel sektör açısından önemli bir sorun haline geldiğini vurguladı.
Öner, sanayinin kaybı halinde bunun yerine geçebilecek alternatif bir üretim yapısının bulunmadığını belirtti. “Sanayi gitsin dediğinizde, bunun yerini alacak bir üretim sisteminiz yok” dedi ve bunun geniş tanımlı işsizliğe yol açabileceğini, ayrıca ücretli kesimin zaten zor durumda olan durumunu daha da kötüleştireceğini ifade etti.
Artan üretim tek başına yeterli olmayacak
Son zamanlarda üretim artışı ile enflasyonun düşürülebileceğine dair görüşlerin öne çıktığını belirten Öner, dezenflasyon sürecinin yalnızca para politikası ile yönetilemeyeceğini belirtti.
Öner, daha önce de üretim kapasitesinin artırılmasına ve katma değerin yükseltilmesine yönelik politikaların geliştirilmesi gerektiğine vurgu yaparak, para politikası yanında üretim sistemi açısından dönüşümlerin de yapılması gerektiğini dile getirdi.
Üretim kapasitesinin artırılması, katma değer yükseltilmesi ve uluslararası ticarette yeni fırsatların yaratılması gerektiğini belirten Öner, mevcut süreçte bu tarz bir dönüşümün yeterince sağlanmadığını ifade etti.
Öner, Türkiye ekonomisinin para piyasasında sıkışıp kaldığını ve başlangıçta değer kazanan döviz kurunun zaman içerisinde dengelenmesini sağlayacak üretim kapasitesi artışının veya katma değer artışının gerçekleşmediğini belirtti.
“Kağıt üstünde zenginleşirken sürekli nakit arıyorsunuz”
Yüksek faiz ortamının öz kaynak ve likit varlıkları bulunan işletmelere avantaj sağladığını belirten Öner, bunun yanı sıra artan işletme maliyetleri ve nakit akışı sorunları yaşayan sanayicilerin büyük baskı altında olduğunu ifade etti.
Öner, firmaların gayrimenkul, makineler ve arsa gibi varlıklarının enflasyon nedeniyle kağıt üzerinde değer kazandığını, fakat bu durumun onların nakit akışı sorununu çözmediğini dile getirdi.
“Kağıt üstünde daha değerli bir işletme görünümünüz olabilir; ancak her ay yüksek işletim maliyetleriniz var” diyen Öner, üretimin devamlılığı için sürekli nakit ihtiyacının doğduğunu belirtti.
Fabrika, arsa ve makinelerin kolay bir şekilde likit hale getirilemeyeceğini hatırlatan Öner, işletmeleri kapatmanın da yüksek maliyet olduğunu vurguladı. Herkesin fabrikanı satmaya çalıştığı bir ortamda alıcı bulmanın güçleştiğini belirten Öner, iflas ve konkordato süreçlerinin de maliyetli ve karmaşık olduğunu ifade etti.
“PMI'lar ve kapasite kullanım oranları dikkate alınmalı”
Öner, ekonomik durumu yalnızca konkordato ve iflas istatistikleri üzerinden değerlendirmenin haksız olduğunu belirterek, imalat PMI ve kapasite kullanım oranlarının daha dikkat çekici göstergeler olduğunu söyledi.
Uzun bir süredir imalat PMI'nın 50'nin altında olduğunu belirten Öner, kapasite kullanım oranlarının da yüzde 74-75 seviyelerine geriledğini ifade etti.
Ancak sektörler arasındaki ortalama kapasite kullanım oranının tüm farklılıkları yansıtmadığını söyleyen Öner, bazı savunma sanayisi şirketlerinin yüzde 100 kapasite ile çalıştığını, buna karşın tekstil sektöründe bu oranın yüzde 50-60 seviyelerine kadar düştüğünü belirtti.
Bu nedenle farklı sektörler arasındaki uçurumun giderek büyüdüğünü ifade etti.
“Türkiye, ekonomik dönüşüm sürecine ihtiyaç duymakta”
Türkiye’nin katma değer sorununu uzun bir süre yaşamış olduğunu belirten Öner, ekonomik dönüşüm gerekliliğinin açık olduğunu kaydetti.
Teknolojik ve yeşil dönüşüm süreçlerine ciddi zaman ve kaynak ayrılması gerektiğini ifade eden Öner, mevcuttaki ekonomik koşullarda şirketlerin “Darwinci” bir süreçte elenmelerine izin verilemeyeceğini vurguladı.
Öner, “Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir” anlayışının Türkiye'deki pragmatik durumlar için uygulanabilir olmadığını belirtti. Özellikle tekstil gibi istihdam odaklı sektörlerin küçülmesi durumunda, işsizlik oranını hangi sektörlerin karşılayacağına dair net bir planın eksik olduğunu ifade etti.
Savunma sanayisi tek başına yeterli olmayabilir
Savunma sanayisinin Türkiye için önemini vurgulayan Öner, bu sektördeki gelişmeleri de memnuniyetle takip ettiğini belirtti. Ancak, savunma sanayisinin toplam ekonomik girdi içindeki payının dikkate alınması gerektiğini aktardı.
Savunma sanayisinin hızlı bir büyüme gösterdiğini belirten Öner, bununla birlikte tekstil gibi büyük üretim gücüne ve yüksek istihdam kapasitesine sahip sektörlerin yerine henüz aynı ölçekte bir alternatif sektörün geliştirilmediğini dile getirdi.
Öner, Türkiye'nin tekstili yerini başka bir sektöre bırakmayı istemesinin mantıklı bir tercih olabileceğini ancak “Biz aslında ne olmak istiyoruz?” sorusunun net bir şekilde yanıtlanması gerektiğini belirtti.
Yabancı para borçları ekonomik kırılganlığı artırıyor
Öner, şirketlerin yabancı para cinsinden borçlanmalarının ekonominin kırılganlıklarını artırdığına dikkat çekti.
Şirket borçlarının büyük bölümünün dolar ve euro cinsinden olduğunu ifade eden Öner, döviz kurunun uzun süre sabit kalmasının ardından oluşabilecek dalgalanmaların şirket bilançoları üzerindeki etkisinin geçmişe göre daha büyük olabileceğini belirtti.
Kurun daha serbest bırakılmasını engelleyen faktörlerden birinin de şirketlerin yabancı para pozisyonları olduğunu söyleyen Öner, bu kırılganlığın kendisini endişelendirdiğini vurguladı.
Geleneksel seçim ekonomisi beklenmiyor
Öner, Türkiye'nin önümüzdeki dönemde geleneksel anlamda bir seçim ekonomisine girmesini beklemediğini ifade etti.
Geleneksel seçim ekonomisinin faiz oranlarının düşürülmesi, kredi genişlemesi, maaş ve emekli maaşlarında yüksek artışlar yapılması ve farklı kesimlerin aynı anda tatmin edilmesine bağlı olduğunu belirten Öner, mevcut Türkiye ekonomisinin bu tür geniş kapsamlı mali genişlemeyi kaldıracak bir düzeye sahip olmadığını düşündüğünü vurguladı.
Öner, bunun yerine seçmen tabanının coğrafi ve sektörel özelliklerine dayanarak farklı bir seçim ekonomisi anlayışının devreye girebileceğini ifade etti.
Kamu istihdamındaki artışın, özellikle nüfusu 300 bin, 200 bin ve 100 binin altındaki yerlerde yoğunlaşması gerektiğine dikkat çeken Öner, nüfusu 300 binin altında olan yerlerde kamu istihdamının yüzde 30'un altında seyreden bir şehir olmadığını belirtti.
Küçük şehirlerdeki kamu istihdamının sağladığı gelir ve istihdam güvenliğinin, büyük şehirlerdeki ekonomik koşullardan farklı bir tablo ortaya koyduğunu kaydeden Öner, Türkiye'de büyük ölçekli geleneksel bir seçim ekonomisinin uygulanmasının hem siyasi hem de ekonomik açıdan uygun görünmediğini belirtti.
Öner, Türkiye ekonomisinin karşı karşıya olduğu en temel sorunun yalnızca faiz, kur veya enflasyon politikalarından ibaret olmadığını; üretim kapasitesi, katma değer, sanayi, istihdam ve şirketlerin finansal kırılganlıklarının bir bütün olarak ele alınması gerektiğini sözlerine ekledi.